Yazar: 5:51 pm Köşe Yazıları

Kırmızılı Kadın ve düşündürdükleri

Bir rengin değil, bir travmanın hikâyesi

Bazı insanlar isimleriyle değil, acılarıyla hatırlanır. Bu bile başlı başına bir toplumsal hafıza problemidir. Biz bazı kadınların adlarını unuturuz ama onları yaralayan şeyi hatırlarız. “Kırmızılı Kadın” dediğimizde çoğumuzun zihninde kırmızı ruj süren, kırmızı elbiseler giyen, kırmızı perdelerin arasında yaşayan tuhaf bir kadın canlanır. Oysa o kadın hiçbir zaman “Kırmızılı Kadın” değildi. Onun bir adı vardı, bir çocukluğu vardı, bir hayatı vardı. Fakat toplum onun adını sildi, geriye yalnızca travmasının rengi kaldı. İnsan bazen bir biyografi okurken aslında kendi toplumunun psikolojisini okur. Çünkü bir hayatı nasıl anlattığımız, aslında dünyayı nasıl düşündüğümüzü de gösterir. Biz bu hikâyeyi yıllarca “büyük aşk” diye dinledik. Belki de hiç aşk değildi. Belki yalnızca uzun sürmüş bir travmaydı.

Çocuk yaşta evlilik: Romantikleştirilen bir istismar

Anlatılanlara göre Kırmızılı Kadın (Sultan Özcan), henüz on beş yaşındayken kendisinden yaşça oldukça büyük olan öğretmeniyle evlendirildi. Bugünün hukuki ve psikolojik bilgisiyle baktığımızda bunun adı romantik bir aşk değildir; bunun adı çocuk yaşta evliliktir. Çocuğun rızasının var olduğu iddiası, çocuğun gelişimsel gerçekliğini değiştirmez. Bir çocuk yetişkin gibi karar veremez, yetişkin gibi ilişki kuramaz ve güç dengelerini değerlendiremez. Çocuk psikolojisinin kurucularından Jean Piaget’nin ortaya koyduğu bilişsel gelişim kuramı da soyut değerlendirme ve uzun vadeli sonuçları öngörebilme kapasitesinin ancak ergenliğin ilerleyen dönemlerinde geliştiğini söyler. Bugün çocuk koruma literatürü de aynı noktada birleşmektedir: Çocuk ile yetişkin arasındaki ilişki eşit değildir. Dolayısıyla “çok seviyordu” cümlesi yaşanan güç eşitsizliğini ortadan kaldırmaz. Çocuğun aşk sandığı şey çoğu zaman güven arayışı, kaçış, hayranlık, bağlanma ve korunma ihtiyacıdır.

Travmatik bağlanma aşk değildir

Travma literatüründe buna bazen travmatik bağlanma (trauma bonding) denir. Çünkü kişi kendisini inciten kişiye bile bağlanabilir. Şiddet gören kadınların önemli bir kısmının ilişkiden ayrılamamasını açıklayan psikolojik mekanizmalardan biri de budur. Yıllar sonra başka bir kırılma yaşanır; kadın çocuk sahibi olamaz ve eşi onu terk eder. Fakat hikâyenin en sarsıcı kısmı bundan sonra başlar. Anlatılanlara göre adam, kırmızı giyinen başka bir kadını beğenmiştir. İşte o andan sonra Kırmızılı Kadın’ın hayatı değişir. Ömrünün geri kalanında hep kırmızı giyer, kırmızı ruj sürer, evini kırmızı eşyalarla doldurur. Sanki hayatı boyunca tek bir sorunun cevabını arıyordur: “Demek beni kırmızı olmadığım için sevmedin.”

Travmanın rengi

Psikolojide buna simgesel telafi denebilir. Travma yaşayan zihin, kaybın nedenini tek bir nesneye indirger. Çünkü tek bir nedeni değiştirebilirse geçmişi de değiştirebileceğine inanır. İnsan zihni bazen gerçekle değil, ihtimalle yaşar. Belki kırmızı olsaydı, belki çocuk doğursaydı, belki biraz daha güzel olsaydı, belki biraz daha sessiz olsaydı… Belki. Travmanın en ağır kelimesi çoğu zaman budur. Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın çok çarpıcı bir sözü vardır: “Arzu, daima ötekinin arzusudur.” İnsan bazen kendi istediğini değil, başkasının istediği kişi olmaya çalışır. Kırmızılı Kadın’ın hikâyesi tam da budur. Artık kendisi olmak istemez; beğenilen kadın olmak ister. Çünkü reddedilmenin yükünü kendi varlığına yüklemiştir. Oysa terk edilmek her zaman eksik olmak anlamına gelmez. Ama travma bunu böyle yorumlamaz.

Delilik mi, travmanın sonucu mu?

Daha sonra ona “engelli” raporu verilir. Toplum bunu zihinsel hastalık olarak okur. Ben ise başka bir soru soruyorum: Ya aslında hasta olan kadın değilse? Ya sistematik şiddet bir insanı bu hâle getiriyorsa? Travma yalnızca ruhu yaralamaz; beyni de değiştirir. Uzun süreli psikolojik şiddetin hafızayı, karar verme becerisini, dikkat süreçlerini ve duygusal düzenlemeyi etkilediği artık nöropsikoloji tarafından da gösterilmektedir. Bessel van der Kolk’un şu cümlesi bu nedenle çok önemlidir: “Beden, yaşananı unutmaz.” Travma yalnızca hatırlanmaz; yaşanır. Tekrar tekrar yaşanır.

Erkek bakışının aynasında bir kadın

Simone de Beauvoir, İkinci Cins’te kadınların kendilerini erkek bakışının aynasında kurmaya zorlandığını söyler. Kadın kendi gözleriyle değil, erkek tarafından nasıl görüldüğüyle yaşamaya başlar. İşte Kırmızılı Kadın’ın kırmızı elbisesi tam da bu aynadır. O elbise moda değildir, kimlik değildir, özgür seçim değildir; bir erkeğin bakışının yıllarca taşınmış hâlidir. Virginia Woolf ise şöyle yazar: “Kadınlar yüzyıllar boyunca erkekleri olduklarından iki kat büyük gösteren aynalar olarak kullanıldı.” Belki de Kırmızılı Kadın bütün ömrünü bir ayna olarak geçirdi; bir adamın beğenisini yeniden üretebilmek için.

Edebiyatın ve tarihin “kırmızılı kadınları”

Bu hikâye bana Andersen’in Kırmızı Pabuçlar masalını da hatırlatıyor. Orada küçük kız kırmızı ayakkabıları giydiği için sonsuza kadar dans etmeye mahkûm edilir. Burada ise kadın kırmızıyı giyer; ama dans eden ayakkabılar değildir, travmadır. Her gün yeniden, her sabah yeniden, her aynaya baktığında yeniden… Tarih benzer kadın hikâyeleriyle doludur. Ophelia delirdi diye anlatılır; ama kimse ona bunu yapan erkekleri uzun uzun konuşmaz. Medea “canavar kadın” olarak hatırlanır; ama ihanetin hikâyesi çoğu zaman arka planda bırakılır. Bertha Mason, Jane Eyre’de “deli kadın” olarak anılır. Sonraki eleştiriler ise şu soruyu sorar: Gerçekten deli miydi, yoksa kapatıldığı hayat mı onu deliliğe sürükledi? Kadınların “delilik” tarihini incelediğimizde sık sık aynı tabloyla karşılaşırız. Acının adı silinir, kadının tanısı kalır; şiddet görünmez olur, teşhis görünür olur.

Hatırlanan kadın değil, kadının travmasıdır

Kırmızılı Kadın’ın hikâyesi bana sürekli şu soruyu sorduruyor: Bir insan gerçekten kırmızıyı mı sever, yoksa kırmızı sevilebilmenin son ihtimali hâline mi gelir? Çünkü travma nesneleri büyütür. Bir şarkı, bir sokak, bir koku, bir renk… Artık onlar yalnızca birer nesne değildir; acının taşıyıcısıdır. Biz bu hikâyeyi yıllarca romantik bir aşk hikâyesi gibi anlattık. Oysa ben başka bir hikâye görüyorum. Çocuk yaşta evlendirilen bir kız çocuğu görüyorum. Doğuramadığı için değersizleştirilen bir kadın görüyorum. Terk edildiği için bütün kimliğini değiştiren bir insan görüyorum. Ve sonunda “deli” denilerek dosyası kapatılan bir yaşam görüyorum. Toplum bazen en büyük şiddeti, yaşananları yanlış adlandırarak üretir. “Aşk” dediğimiz yerde istismar olabilir. “Sadakat” dediğimiz yerde bağımlılık olabilir. “Fedakârlık” dediğimiz yerde kimlik kaybı olabilir. “Delilik” dediğimiz yerde ise yıllarca birikmiş travma olabilir.

Belki de Kırmızılı Kadın’ın hikâyesi bize bir kadını değil, bir toplumu anlatıyor. Çünkü bir toplum, kadınların acılarını nasıl anlattığı kadar gelişmiştir. Ve belki de en acı olan şudur: Biz onun neden kırmızı giydiğini hiç merak etmedik. Sadece kırmızı giydiğine baktık. Adını unuttuk, çocukluğunu unuttuk, uğradığı şiddeti unuttuk; ama kırmızı elbisesini hiç unutmadık. İşte bazen bir toplumun hafızası tam da böyle çalışır. Kadını değil, travmasını hatırlar.

Kaynakça:

Andersen, H. C. Kırmızı Pabuçlar (The Red Shoes).

Beauvoir, S. de. (2019). İkinci Cins. (G. Acar Savran, Çev.). Koç Üniversitesi Yayınları. (Orijinal eser 1949).

Brontë, C. Jane Eyre.

Herman, J. L. (1992). Trauma and Recovery. Basic Books.

Lacan, J. (1977). Écrits: A Selection. (A. Sheridan, Çev.). W. W. Norton & Company.

Piaget, J. (1950). The Psychology of Intelligence. Routledge & Kegan Paul.

Shakespeare, W. Hamlet.

UNICEF. (2023). Is an End to Child Marriage Within Reach? Latest Trends and Future Prospects.

van der Kolk, B. A. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. Viking.

WHO (World Health Organization). Child Marriage. Geneva: World Health Organization.

Woolf, V. (2019). Kendine Ait Bir Oda. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Showalter, E. (1985). The Female Malady: Women, Madness and English Culture, 1830–1980. Virago Press.

Chesler, P. (2005). Women and Madness. Palgrave Macmillan.

Not: Sultan Özcan’ın yaşam öyküsüne ilişkin bilgiler, ulusal basında yer alan haberler, televizyon programlarında aktarılan biyografik anlatılar ve kamuoyuna yansıyan sözlü anlatılar temel alınarak değerlendirilmiştir. Yazıda yer alan psikolojik, sosyolojik ve felsefi yorumlar ise yukarıda belirtilen akademik kaynaklardan yararlanılarak oluşturulmuştur.

Kapak Görseli: gzt.com

Visited 9 times, 1 visit(s) today
Close