Yazar: 8:34 pm Köşe Yazıları

Az sayıda koltuk, çok sayıda kadın

Yazı Dizisi | 1. Bölüm
Kraliçe Arı’nın Ötesinde: Kadınlar Arası Rekabet ve Dayanışmanın Sosyolojisi

Bu içerik, “İçimizdeki Kraliçe Arı” hesabının kurucusu ve araştırmacı Elif Feza Korkmaz’ın katkılarıyla hazırlanmıştır.

Uzun bir süredir sosyal medya gezintilerimde o tanıdık, üzerine uzun uzun düşünülmüş ama bir o kadar da içimi sızlatan tartışmalar karşıma çıkıyordu. Kadınların güvenli alan arayışları ve görünür-görünmez mücadeleleri gibi konular dalga dalga yayılırken aklım ister istemez hazırlanıp gidilen plaza koridorlarına, üniversite amfilerine, hastane odalarına ve spor salonlarına kaydı. Çünkü kadınlar bu erkek egemen sistem bariyerleriyle savaşırken dönüp içeriye baktığımızda çoğu zaman sessiz ilerleyen başka bir mücadeyle daha karşılaşıyorum: Kadınların birbirleriyle olan çetin ve kırıcı ilişkileri…

“Kraliçe Arı Sendromu”

O klasikleşmiş “kadın kadının kurdudur” cümlesini kurmayacağım çünkü olay bir çekememezlik meselesi kadar basit değil. Arkasında hepimizin içine doğduğu o sistemin kodlarını barındıran kurumsal bir refleks söz konusu. Literatürdeki havalı adı ile kraliçe arı sendromu”. Üst yönetim kademelerine ulaşan bazı kadınların diğer kadınlara karşı daha mesafeli davranması, onları daha sert değerlendirmelere tabi tutmaları ve desteklemekten çekinmeleri şeklinde tanımlanan bir fenomen.

Oyunun kuralı net ve hepimiz farkındayız. Ortada kadınlara ayrılmış az sayıda koltuk var ama o koltuklara yakışacak çok sayıda kadınız. İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Çünkü kıtlık hissi sadece kaynakları değil, ilişkileri de değiştirip dönüştürüyor. İnsanlar paylaşılabilir olanı paylaşmamaya, korunması gerekeni ise savunmaya çalışıyor. Tepeye çıkmak zaten zorken, bunu başarmış bir kadın görünür olduğunda başka kadınlar görünmezleşeceklerinden korkuyor. Ve son yıllarda yapılan çalışmalar gösteriyor ki çalışanlar artık üstlerinin neden bu şekilde davrandığını bilinçli şekilde anlasa da bilinçdışı düzeyde onlardan uzak durmayı tercih ediyorlar.

Coğrafya ya da sektör fark ediyor mu?

Keşke etseydi. Ama bu durum maalesef ne sadece coğrafyamıza özgü ne de farklı sektörlere has bir mesele… Akademiden siyasete, sağlıktan kurumsal iş dünyasına kadar her alanda karşımıza çıkıyor.

Bilginin ve liyakatin başrolde olmasının beklendiği üniversitelerden başlayalım: Amfi kürsülerinde “kraliçe arılar” sahnede. Zirveye yerleşmiş akademisyenler genç meslektaşlarının yükselme aşamalarında “ben buraya tırnaklarımla kazıyarak geldim, onlar da bu zor yollardan geçmeli” mantığını sürdürüyorlar.

Sağlık sektöründe de tablo farklı değil. Hemşirelik mesleğinde uzun zamandır çalışan kadınlara sorulduğunda çoğunluğu kadın yöneticiler yerine erkek yöneticiler ile çalışmayı tercih ediyorlar.

Güç mücadelelerinin en yoğun olduğu siyaset alanında da aynı şeyler geçerli. Kadınlar kendi konumlarını koruyabilmek adına genç kadınları desteklemek yerine dışlayıcı davranışlar sergiliyorlar.

Erkek egemen iş dünyasında yükselen kadınlar, kurumsal kültüre uyum sağlayabilmek için kendi kimliklerini geri plana itiyorlar. Sonuç olarak ortaya çıkan tabloda kadınlar kendilerini görünmez bir rekabetin içerisinde buluyorlar.

Nasıl Kraliçe Arı oluyoruz?

Düşünülmesi gereken ayrıntıların en başında bu soru geliyor. Bir kadın başka bir kadının yoluna neden taş koyar? Erkekler her alanda yüzlerce temsilciye sahipken, kadınlar arasından sürekli “en iyi, en güçlü, en başarılı” olanların cımbızla seçilmesi bekleniyor. Kadınların, tüm hemcinslerini tek başına temsil etmek zorundaymış gibi bir baskı altında bırakılması bu sorunun cevaplarından biri olabilir. Ve bu baskı kadınların hayatta kalabilmeleriyle alakalı.

Hayatta kalma süreçlerini adım adım anlatayım: Önce o tepeye tırmanan tek güçlü kadın, erkek egemen iş dünyasında ayakta kalabilmek adına, bulunduğu sistemin kurallarına adapte olmaya çalışıyor. Kadınsı olan neyi varsa yavaş yavaş törpülüyor. Duygusallığını gizliyor. Empatisini geri çekiyor. Dayanışma ruhunu zayıflık olarak görmeye başlıyor. Ve en son tavırlarını maskülenleştiriyor. Ardından “ben diğer kadınlar gibi değilim” algısını benimsiyor ve hemcinsleriyle arasına kalın duvarlar örüyor. Ve parlama potansiyeli olan kadınları desteklenmesi gereken kişiler olarak değil, kendisine birer rakip olarak görmeye başlıyor. Yani kraliçe arılar doğuştan kötü veya bencil değiller. O zor tırmandıkları tepeden düşmemek ve hayatta kalabilmek için strateji geliştiriyorlar.

Peki ne yapmalıyız?

Kraliçe arı sendromunu ortadan kaldırmanın yolu, başararak kazanan o kadını günah keçisi ilan etmekten değil, oyunun eril kurallarını kökten değiştirmekten geçiyor.

Dayanışma her zaman birbirini çok sevmek değildir. Bazen başka bir kadının başarısını tehdit olarak görmemektir. Bazen onun hakkında değil onun yerine konuşmaktır. Bazen de sessizce ve zamanı geldiğinde geri çekilip o kadına yer açabilmektir.

Çünkü asıl o zaman, yani sandalye sayısı çoğaldığında; kadınlar birbirlerine açılan kapılar olmaktan söz edecekler.

Kaynakça:

Baş, M. T. (2020). Kraliçe Arı Sendromu ve Hemşirelik Mesleği. Turkish Studies-Social Sciences, 15(1).

Baykal E and Surucu S (2025) A battle in the hive against the Queen Bee: reaction of female subordinates’ unconcious mind. Front. Sociol. 10:1554275.

Derks, B., Van Laar, C., & Ellemers, N. (2016). The Queen Bee Phenomenon: Why Women Leaders Distance Themselves from Junior Women. The Leadership Quarterly, 27, 456-469.

Korkmaz, E. F., & Yıldız, Y. (2024). Spor Eğitimi Veren Yükseköğretim Kurumlarında Kraliçe Arı Sendromu. Journal of Sport for All and Recreation, 6(1), 23-31. https://doi.org/10.56639/jsar.1416534

Sterk N, Meeussen L and Van Laar C (2018). Perpetuating Inequality: Junior Women Do Not See Queen Bee Behavior as Negative but Are Nonetheless Negatively Affected by It. Front. Psychol. 9:1690.

Visited 27 times, 1 visit(s) today
Close