Kadın kadının kurdu mudur?
Bu ifade; kadınlar arasında dayanışma yerine rekabetin yaygın olduğu iddiasına dayanan, süregelen klişe yargılarla beslenmiş, “kadının düşmanı yine kadındır” gibi toksik ama bir o kadar da yerleşmiş bir deyim. Aslen; Latince bir atasözü olan “homo homini lupus” – yani “insan insanın kurdudur” cümlesindeki özne, ne oldu da kadına dönüştü?
“Bir insan, başka bir insanın kurdudur” sözü, insanın insanla olan ilişkisinde çıkar çatışmalarına, hırsa, güvensizliğe parmak basıyor. Bir başka deyişle; bu dünyada herkes biraz yalnızdır, herkes bir diğerine karşı gardını almak durumundadır, çünkü herkes bir başkasının tehdit potansiyelidir. Bu bakış açısı, insan doğasına dair karamsar bir tablo çiziyor. Her insanı kapsayan bu karanlık bakış, neden sadece kadınların mutlak kavgası haline geldi?
Rekabet yalnızca kadınlar arasında mı var?
Rekabet, insanın doğasında bulunan bir olgu. Tıpkı kadınlar gibi, erkekler de gündelik hayatlarında bir rekabet mücadelesi içerisinde oluyorlar. Ancak, yadsınamayacak bir durum var ki, erkekler arasında yaşanan mücadele “hırs” ya da “başarı arzusu” gibi olumlanırken, kadınların benzer bir rekabet içine girmesi “çekememezlikle” ya da “kıskançlıkla” etiketlenebiliyor. Bu durum, sistemin kadınlara çizdiği dar alanların bir yansıması. Yönetim kademelerinde yer alan kadın sayısı sınırlı olunca, o az sayıda yer için mücadele eden kadınlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak birbirine rakip kılınıyor. Böylece sistem, kendi çıkardığı rekabeti, kadınların doğasına mal etmiş oluyor.
İşte bu dar alanda, başarıya ulaşmış kadının, kendini diğerlerinden koruma çabasıyla şekillenen bir sendrom çıkıyor karşımıza: Kraliçe Arı Sendromu. Arı kovanında yalnızca bir dişi arı, yani kraliçe, üreme hakkına sahiptir. Diğer dişiler çalışır, taşır, üretir ama hiçbir zaman kraliçenin yerine geçemez. Eğer içlerinden biri bu hiyerarşiyi tehdit ederse, kraliçe onu yok etmekten çekinmez. İşte bu hiyerarşik düzenle metaforik bir bağ kuran Kraliçe Arı Sendromu; yüksek pozisyonlardaki kadınların, daha alt kademede çalışan kadınları desteklemekten kaçınarak, onları potansiyel birer tehdit olarak görme eğiliminde olduğu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı rekabetçi yapıdan beslenen psikososyal bir durumdur.
Bu durumun arkasında çoğu zaman bilinçli bir kötülükten ziyade, sistemin yıllar boyu dayattığı yalnızlık vardır. Başarıya ulaşan kadının çevresinde örülen duvarlar, onu yalnızlaştırırken; benzer başarı hedefindeki diğer kadınlar birer tehdit olarak kodlanır. Çünkü sistem, kadınlara bir arada durmayı değil, birbirinden kuşkulanmayı öğretmiştir. Kraliçe Arı, çoğu zaman güçlü olduğu için değil, yalnız bırakıldığı için o rolü üstlenir.
Belki de “cam tavan” kırılınca yeni bir duvarla karşılaşıyoruz : Kadınlar arasında örülen görünmez duvarlar. Sessizce içimize işleyen, bizi birbirimize yabancılaştıran duvarlar. Ama her düşünce duvarı gibi, bu da bir inanç meselesiyle başlar; birbirimize güvenip güvenemeyeceğimizle. Çünkü mesele sadece bir kadının bir diğerini destekleyip desteklememesi değil, kadınların birbirine nasıl bir yer sunduğu meselesidir.
Bu yüzden de; kadın kadına dosttur, sığınaktır, aynadır, hafızadır. Bir kadının başarısı diğerlerine gölge olmak zorunda değil; aksine, o başarı bir başkasına umut ışığı olabilir. Çünkü dayanışma, yalnızlığa karşı gelinen bir yurt gibidir.
O zaman şöyle düzeltmeliyiz o cümleyi :
Kadın kadının kurdu değil, yurdudur.














