Yazar: 4:39 pm Köşe Yazıları

Tanrıçadan tanrısızlığa: Kadının kutsallıktan silinişi

Kayıp tanrıçalar: Neden unutuldu?

Tarihe ve sanata meraklıysanız mutlaka karşılaştığınız eski ilahlarımız ve onların neden zamanla yerlerini tek ve erkek bir tanrıya bıraktığını anlamaya çalışmak istiyorum. Günümüz popüler kültüründe kendilerine yer edinseler de (Filmler, diziler, video oyunları, mitolojik romanlar gibi), bizim coğrafyamız ve komşu kültürler uzun bir süre boyunca bu ilahları silmek, unutturmak için savaş verdi. Paganlara açılan haçlı seferlerinden Orta Çağ’da kadın bilgelerin “cadı” diye yakılmasına, şamanik geleneklerin bastırılmasından dişil enerjinin “günah” olarak kodlanmasına kadar pek çok örnek, bu çabanın izlerini taşır.

Kutsal dişilden tekil erile

Uygarlık tarihi bize çok şey anlatır ama en çok da unuttuklarımızı fısıldar. Unutulanlardan biri de tanrıçadır. Bereketin, doğurganlığın, bilgeliğin ve doğanın kadim sembolü olan tanrıçalar, bir zamanlar inancın merkezindeydi. Ne oldu da kutsal dişil, yerini kıskanç, cezalandırıcı ve yalnızca eril sıfatlarla tanımlanan tek ve mutlak bir Tanrı’ya bıraktı?

İlk uygarlıklarda kadın kutsaldı çünkü doğurandı. Tanrıçalar çoğunlukla doğayı, bereketi ve yaşamı temsil ederdi. Mezopotamya’nın İnanna’sı, Mısır’ın İsis’i, Yunan’ın Demeter’i ya da Artemis’i… Tüm bu figürler sadece inancın değil, aynı zamanda toplum yapısının temeliydi.

Görsel Kaynağı: Seal of Inanna, 2350-2150 BCE

Demeter, İnanna, bereket

Demeter, Yunan mitolojisinde bereket ve doğurganlık tanrıçası olarak önemli bir yere sahiptir. Kızı Persephone’nin yeraltı dünyasına kaçırılması ve yılın belirli dönemlerinde annesine geri dönmesi, doğanın döngüsünü ve mevsimlerin değişimini simgeler. Bu acı ve kavuşma hikayesiyle Demeter, toprağın verimliliğiyle doğrudan ilişkilendirilmektedir. Kültü, gizemli törenlerle kutlanır ve katılımcılar belirli ritüellere uyarak hem dünyada yenilenme hem de ölümden sonraki yaşam için umut taşır. Kadınların kutsallığının ve doğanın döngüsünün sembolü olarak Demeter, unutturulan dişil gücün önemli bir yansımasıdır.

İnanna, Mezopotamya’nın en eski ve güçlü tanrıçalarından biridir; aşk, savaş, doğurganlık ve bilgelik alanlarında etkisi büyüktür. Tıpkı Demeter gibi, İnanna’nın da yeraltı dünyasıyla güçlü bir bağı vardır. Efsaneye göre İnanna, yeraltı tanrısı Enki’den bazı kutsal güçleri aldıktan sonra yeraltına iner ve orada ölümle yüzleşir. Bu iniş, ölüm ve yeniden doğuş döngüsünü simgeler ve doğanın sürekli yenilenmesi temasını taşır. Her iki tanrıça da doğanın döngüsünü, yaşam ve ölüm arasındaki geçişleri temsil ederek, kadının kutsallığı ve doğurganlıkla olan derin bağını ortaya koyar. İnanna’nın kültü de, dişil gücün ve kadim bilgeliklerin unutturulmasına karşı direnişin sembolü olarak kabul edilmektedir.

Doğanın kutsallığından kopuş

“İlk dinlerde doğa ana, doğurganlık ve bereket kültü kutsaldı. Kadın tanrıça figürü, sadece doğurganlıkla değil, bilgelik ve ölümle de ilişkilendirilirdi. Ne var ki zamanla, özellikle tek tanrılı dinlerin doğuşuyla birlikte, doğanın kutsallığı yerini doğaya karşı bir mücadeleye bıraktı.” (Gimbutas)

Ancak ne zaman ki tarım yerini mülkiyete, kabile yerini devlete, anaerkillik yerini ataerkilliğe bıraktı; tanrıçalar da sessizce gölgede bırakılmıştır.

“Neolitik toplumlarda kadın doğayla özdeşti. Bu özdeşlik hem kutsaldı hem de kolektifti. Erkek tanrıların yükselişi, bireysel mülkiyetin ve merkezi otoritenin kutsanmasıyla eş zamanlıdır.” (Gimbutas)

Tek tanrılı dinler: Bir iktidar projesi

Tek tanrılı dinlerin yükselişi, tesadüf değil, bir iktidar projesiydi. Din sadece inanç değil, aynı zamanda toplumsal düzenin en güçlü ideolojik aygıtlarından biridir. Eril tanrıların yüceltilmesi, kadınların toplumsal ve ruhani gücünü bastırmanın en sistematik yollarından biri oldu. Çünkü bir toplumda tanrı erkekse, “doğal” düzen de erildir. Fatmagül Berktay bu durumu şöyle açıklar: “Erkek egemenliğinin kutsallaştırılması, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ‘doğal’ bir düzen gibi sunmanın en etkili yollarından biri olmuştur.” (Berktay)

Ve bir fark daha vardı: Çok tanrılı sistemlerde tanrılar insaniydi. Zeus’tan saklanılabilir, Odin’i kandırabilirdiniz. Ancak bugün Tanrı, her şeyi bilen ve gören olarak sunuluyor. Kaçılacak yer yok, gözlenen bir varlık karşısında sürekli denetleniyorsunuz. Tanrıçaların yok oluşu, sadece bir inanç değişimi değildi; aynı zamanda bir iktidar dönüşümüydü.

Kadının bedenine ve ruhuna tahakküm

Hayatı belli kurallarla düzenlemenin sağlayabileceği gücü fark edenler, bu gücü kontrol ve tahakküm için kullanmaktan geri durmadı. Bu kurallar, tanrı adı altında mutlaklaştı. Kadın artık doğurgan değil, “fitne” olandı. Bilgeliği, Artemis gibi “erkek gibi kadın” figürlerine hapsedildi ya da Havva gibi cezalandırıldı. Bu düzen, sadece ruhu değil, bedenleri de denetim altına alıyor. Kadın bu sistemin merkezinde değil; aksine dışarısında, sessizliğe mahkûm edilmiş durumdadır.

“Zihin doğadan koparıldıkça, erkek tanrılar da doğadan, dişilden ve dünyadan kopartıldı. Yalnızlaştı, soyutlaştı ve yukarıya çekildi. Bu süreçte kadın da toplumsal olarak aynı yalnızlaşmaya ve kopuşa uğradı.” (Gimbutas)

Çoraklaşmanın bedeli

Alev Alatlı’nın şu sözleri, bu çoraklaşmanın boyutlarını iyi özetler: 

“Dişil ilke bastırıldığında, sadece kadınlar değil, toplumun tamamı ruhsal bir çoraklaşma yaşar. Kadının sesi kısıldığında, doğanın sesi de kısılır.”

Bugün hâlâ kadınların ruhani liderliğe ulaşamaması, bedenleri üzerindeki söz haklarının gasp edilmesi, toplumsal rol beklentileri… Hepsi, tanrıçanın unutturulmasıyla bağlantılı olabilecek sorunlardır. O yüzden bugün feminizm sadece politik değil, aynı zamanda ruhani bir direniştir. Silvia Federici, bu direnişi tarihsel bağlamıyla şöyle açıklar:

“Kadın bedeni üzerindeki denetim, kapitalizmin gelişiminde kilit rol oynamıştır. Cadı avları, bu kontrolün erken dönem pratikleridir.”

Görsel Kaynağı: Die drei Grazien (1899) – Édouard Bisson

Tanrıçaların dönüşü mümkün mü?

“Tanrıça kültürü bastırılmadı sadece; yer altına gömüldü, unutturuldu, semboller üzerinden karikatürleştirildi. Ama hâlâ hafızamızın bir yerinde yaşıyor.” (Gimbutas)

Tanrıçalar yok olmadı, bastırıldılar ve şimdi toplumsal hafızada, kolektif bilinçte, kadınların birbirine anlattığı mitlerde, masallarda ve rüyalarda yeniden doğuyorlar. Tek tanrılı dinlerin tüm çabalarına rağmen gelenekler içindeki izleri silinmiş değildir; bir çocuk doğduğunda, bir ağaç dikildiğinde, kaynağını bilmeden tanrıçaların izlerini taşıyan ritüelleri sürdüren kadınlar hep var olacaktır.

Çünkü tanrılar ve tanrıçalar, insanların ihtiyaçları ve dilekleriyle var oldular; bir toplum ya da birey, hangi ismi anarsa ansın belirli bir ritüeli ya da inancı tekrar ettiğinde o ilah yeniden çağrılmış olur. Anadolu, Mezopotamya veya dünyanın başka bir yerinde unutulmuş bir tanrıçanın hatırasını yaşatan her gelenek, onu yok olmaktan korur. Bu yüzden, en azından benim inanç biçimimde, onlardan bir şeyler talep eden sesler olduğu sürece tanrılar ve tanrıçalar tamamen silinmezler.

Günümüz toplumu, kendisine öğretileni olduğu gibi kabullenme konusunda önceki toplumlara kıyasla daha dirençli. Dini ve toplumsal dayatmaları sorguluyor, bu sorgularda da giderek daha cesur hale geliyoruz. Belki de en cesur sorulardan biri şu: 

Tanrı neden hep erkek?

Görsel Kaynağı: Netflix, KAOS, 2024

Popüler kültürde tanrıların insani yüzü

Mitolojiyi hicivle buluşturan iki dizi önerim var: Kaos ve Krapopolis. Bu yapımlar, tanrıların insaniliğini, iktidar mücadelelerini ve toplumsal yapıları sorgularken, hem çok tanrılı hem de tek tanrılı sistemlerde tanrılara atfedilen farklı özellikleri anlamak açısından da zengin bir perspektif sunuyor. Çok tanrılı mitolojilerde tanrılar genellikle insan gibi zaaflara ve çatışmalara sahipken, tek tanrılı dinlerde ilahi figürler daha çok mutlak güç ve ahlaki üstünlükle betimlenir. Bu diziler, bu farkları hiciv dolu bir dille ele alarak, tanrılar ve onların temsil ettikleri değerler üzerinden günümüz toplumuna dair önemli sorgulamalar getiriyor. Ancak Kaos dizisi iptal edildi ve devamı gelmeyecek; bu nedenle izlemeye başlamadan önce bu durumu göz önünde bulundurmakta fayda var. Yine de her iki dizi de mitolojik anlatımlara farklı ve düşündürücü bir bakış açısı katıyor.

Kaynakça:

Gimbutas, Marija. 2001. Tanrıçanın Dönüşü: Kadın Ruhunun Arkeolojisi. Çev. G. Tatlıdil. İstanbul: Om Yayınevi.

Berktay, Fatmagül. 2003. Tarihin Cinsiyeti. İstanbul: Metis Yayınları.

Alatlı, Alev. 1998. Kadın Olmak. İstanbul: Kapı Yayınları.

Federici, Silvia. 2004. Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim. İstanbul: Otonom Yayınları.

Arslan, Ahmet. 2006. İlkçağ Felsefe Tarihi: Sokrates Öncesi Yunan Felsefesi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Kapak Görseli: visitolympus.travel

Visited 47 times, 1 visit(s) today
Close