Kadınlar neden daha kolay hedef haline geliyor?
Zorbalık kavramını bir çoğumuz biliyordur. Zorbalık, bir kişiye karşı tekrarlayan, kasıtlı ve güç dengesizliğine dayanan zarar verici davranışlara denir. Yalnızca fiziksel şiddeti değil; psikolojik baskıyı, küçümsemeyi, tehdit etmeyi, dışlamayı, utandırmayı, manipülasyonu, tacizi ve dijital ortamda yapılan saldırıları da içerir.
Hayatınızın bir döneminde bir defa da olsa hiç zorbalığa maruz kaldığınızı hissettiğiniz oldu mu? Bunu kabul etmek zor olsa da ne yazık ki günlük hayatımızda farkında bile olmadan zorbalığa uğruyoruz. Hatta hiç beklemediğimiz kişiler tarafından. Arkadaşımız, patronumuz, hocamız belki de sevgilimiz… Üstelik hangi davranışların zorbalık olduğunu bile bilmiyoruz ve kimi zaman sadece kadın olmamız bile zorbalıkla karşı karşıya kalmamıza yetiyor.
Zorbalık çoğu zaman “bireysel bir karakter zayıflığı”, “kötü niyetli insanların davranışı” ya da “kişisel bir saldırı” biçimi olarak sunuluyor. Oysa kadınların maruz kaldığı zorbalık türleri, sıklığı ve biçimleri bize başka bir gerçeği gösteriyor: Zorbalığın bir cinsiyeti vardır ve bu cinsiyet, ataerkil düzenin kendisidir. Peki kadınlar neden daha kolay hedef haline geliyor? Bu sorunun cevabı aslında bireylerde değil; kültürün, kurumların ve güç ilişkilerinin derinliklerinde gizlidir.
Güç eşitsizliği, kadınların hem kamusal hem de özel alanlarda sistematik olarak daha zayıf konumda tutulmasına yol açıyor; bu da onları kolayca susturulabilir ve cezalandırılabilir hale getiriyor. Toplumsal roller, kadınlardan “uyumlu”, “nazik”, “kırılgan” olmalarını bekleyerek, zorbalığa karşı ses çıkarmalarını güçleştiriyor. Kadın bedeninin sürekli olarak denetlenmesi, erkeklere kadınlar üzerinde söz söyleme, yorum yapma ve sınır ihlalini meşrulaştırılmış bir hak gibi sunuyor ve son olarak, erkek egemen kültürün yarattığı hak iddiası, bazı erkeklere patron, hoca, iş arkadaşı ya da çevreden biri olsun en doğru tabirle “kadınlara haddini bildirme” ayrıcalığı tanımış gibi davranma cesaretini veriyor.
Yazının temel sorusu işte tam da bu: Kadınlar neden bu kadar kolay hedef oluyor?
Peki bu, gerçekten sadece “kötü insanların” suçu mu yoksa bizi çok daha derin, çok daha politik bir sorun mu bekliyor? Cevap, hiç kuşkusuz toplumsal cinsiyet düzeninin yapı taşlarında gizli. Bu yazı, kadınlara yönelik zorbalığın aslında nasıl sistematik, kültürel ve politik bir mesele olduğunu ortaya koymayı amaçlıyor.

Kadınların daha kolay hedef haline gelmesinin ardındaki asıl nedenler neler?
Kadınların karşılaştığı zorbalıkların nedeni bireysel ve psikolojik etkenlere indirgense de gerçek hiç de böyle değil. Zorbalık, özellikle de kadınların uğradığı zorbalıklar sistematik ve politiktir. Toplumsal güç ilişkilerinin büyük kısmı hâlâ erkek egemen yapılar üzerine kurulu. Bu nedenle kadın, çoğu sosyal ortamda “güçsüz halka” olarak görülüyor.
Erkeklerin otorite figürü olduğu, kadınların ise uyum sağladığında ödüllendirildiği bu düzen, zorbalığı doğrudan besliyor. Kadınlardan sürekli “nazik, sessiz, anlayışlı” olmaları bekleniyor. Bu beklentiler, zorba kişiler için manipülasyon alanı yaratıyor. Erkeklerin öfkesi veya agresifliği ise “rekabet”, “doğallık” gibi ifadelerle normalleştiriliyor. Böylece kadınlar hem savunmasızlaştırılıyor hem de tepki verdiklerinde “uyumsuz” ilan ediliyor.
Kadınların sözlü ve duygusal sınırları çoğu ortamda hafife alınıyor. “Abartıyorsun”, “çok hassassın”, “bir şey olmaz” gibi cümleler, kadınların yaşadıklarını görünmez kılıyor. Bu da zorbalığı kolaylaştırıyor, hatta meşrulaştırıyor. Kadınlar zorbalığa uğradığında suç çoğu zaman mağdurun kendisine yöneltiliyor. “Sen de böyle demeseydin”, “Fazla büyütüyorsun”, “Belki yanlış anlamışsındır” gibi ifadeler, zorbalığı bireysel bir sorun gibi gösterip sistematik boyutunu gizliyor. Böylece kadın hem saldırıya uğruyor hem de sorumlu tutuluyor. Yani zorbalığın arka planında yine patriyarkanın hegemonyası duruyor.
Zorbalığın “akademik” olanı da var
Üniversite kapısından içeri adım attığımızda bize öğretilen ilk şey şudur: “Burası özgür düşüncenin alanıdır.” Ama kadın öğrenciler olarak çok iyi biliyoruz ki bu özgürlük ne yazık ki herkese eşit dağıtılmıyor. Çünkü akademi, erkek egemen kültürünün en rafine, en kurumsal ve en meşrulaştırılmış formu olarak karşımıza çıkıyor. Bazı erkek hocalar, sınıfa bilgiyi değil, erkeklik performansını getiriyor.
Bir kadın öğrenci olarak fikrini söylediğinde sözünün kesilmesine, göz devrilmesine, “bu konular senin alanın değil” bakışlarıyla karşılaşmana artık şaşırmıyorsun. Zamanla, “Ben mi yanlış söyledim?” diye kendini sorgulamayı bile öğreniyorsun. Çünkü hoca, bunu sana “ince” bir otorite gösterisi olarak sistemli bir şekilde hissettiriyor.
Kadın öğrencilerin akademik başarısından rahatsızlık duyan, onların başarılarını şansa, karakterini ise “fazla hassaslığa” bağlayan erkek hocalar da var. Bir erkek öğrenci yüksek not alınca “zeki çocuk”, kadın öğrenci alınca “çok çalışmışsın ama bu seviyede kalmak zordur” cümlesi geliveriyor. Yani takdir bile cinsiyetli ve elbette, “karakter”, “tavır”, hatta “görünüş” üzerinden kurulan zorbalık biçimleri…
Bir hocanın sana, tamamen profesyonel bir ortamda, ses tonun ya da yüz ifaden hakkında yorum yapması…“Niye hiç gülmüyorsun?” diye sorması. “Bu kadar soğuk olma, biraz samimi ol” diye laf çarpması. “Bu konuda bu kadar iddialı konuşman hoş durmuyor” demesi ve tüm bunların ortak bir yanı var: Kadın öğrenciyi akademik öznesinden çıkarıp toplumsal cinsiyet rolleri içine sıkıştırmak. Verilen mesaj belli: “Burada yetkin bir öğrenci değil, uysal bir kadın olacaksın.”

Zorbalık “normal” bir akademik süreç değildir
Üniversitede bir erkek hocam vardı. Okul yıllarımda benimle uğraştığını düşünüp üzülürdüm. Şu klasik “hoca bana taktı” düşüncesindeydim. Tablo benim için bu kadar basitti işte. Hoca benimle uğraşıyordu. Çünkü o yıllarda ne zorbalık, ne de cinsiyet temelli zorbalık bu kadar rahat bir şekilde konuşulabiliyordu. Bu konuda gerçekten bir çoğumuz bilinçsizdik.
Bahsettiğim hoca, herhangi bir erkek öğrenci yerine benimle uğraşmayı çok daha uygun görmüş olsa gerek her dersinde mutlaka bir şekilde gözüne batardım. Bir keresinde derste “Yüzün niye bu kadar asık? İçimi karartıyorsun” demişliği bile vardı hatta. Sanki orası bir akademi değil de adeta bir eğlence veya sosyalleşme kulübüymüş ve ben de onu eğlendirmekle görevli biriymişim gibi davranması aslında her şeyi gözler önüne seriyor. Bu açıkça cinsiyet temelli zorbalıktı çünkü bir erkek öğrenciye bunu bu kadar özgüvenle söyleyebilmesi neredeyse imkansızdı.
Hocanın zorbalıkları elbette bunlarla da sınırlı değildi ve zorbalıklarının sonucunda tepki gösterince de “Küstün mü yoksa? Kesin küstün” gibi yine akademi sınırlarını fazlasıyla aşan cümleler kuruyordu. Okulumun son yılında çözümü o hocanın derslerini almamakta buldum. Elbette başka çözüm yolları da vardı. Daha keskin tepkiler verebilir, durumu idareye de taşıyabilirdim. Fakat o yıllarda böyle bir bilincim yoktu. Şu anda bunu yaşasam çok daha farklı davranacağıma eminim.
Duyduğum kadarıyla bu kişi aynı üniversitede görevine profesör olarak devam ediyor. Derslerine giren başka kadın öğrencilere de aynı şekilde zorbalık yapıyor mu bilmiyorum. Tek bildiğim şey, tüm kız kardeşlerimin zorbalığın hiçbir türü karşısında sessiz kalmamalarını istediğim. Dilerim benim geçmişte gösteremediğim cesareti gösterebilirler.
Aslında bu yaşanan olay sadece kaba bir üslup ya da kişisel bir sorunla açıklanabilecek bir şey değil; bu, ataerkil düzenin akademideki sessiz işleyişi. Akademi kürsüsü, kadın öğrenciyi bastırmak için bir güç aracına dönüşüyor. Düşünceler değil, cinsiyet konuşmaya başlıyor. Akademisyen kimliğinin ardına saklanan cinsiyetçi pratikler, kadın öğrencilerin özgüvenini, akademik cesaretini ve alan içindeki var olma hakkını sistemli bir şekilde yok ediyor.
En acısı da şu: Birçok kadın öğrenci bu davranışları “olağan akademik süreç” sanıyor. Çünkü çoğumuz zaten bu zorbalıkla büyüdük; üniversitede sadece daha sofistike bir versiyonuyla karşılaştık. İşte bu yüzden, akademideki erkek hegemonyasını sorgulamak hem teorik bir mesele hem de kadın öğrencilerin hayatta kalma stratejisi.

Bu kadar zorbalığın içinde çalışmaya çalışmak
Bir kadının iş yerinde karşılaştığı zorbalık çoğu zaman bağırarak, açık hakaretlerle başlamaz. Daha sessiz, daha sinsi bir yerden gelir. Sözünün sürekli kesilmesiyle, başarılarının “tesadüf” gibi gösterilmesiyle, sınırlarını zorlayan şakalarla, görünüşünün, tavrının ya da tarzının hedef alınmasıyla… Ve ne yazık ki bunların büyük kısmı hâlâ “iş hayatının doğası” olarak sunulur.
Kadınlar genellikle “uyumlu çalışan” etiketiyle tanımlanır. Bu kulağa olumlu gibi gelse de aslında ciddi bir tuzaktır. Uyumlu olmak; itiraz etmemek, fazla soru sormamak, yük bindirildiğinde ses çıkarmamak anlamına gelir. Bu nedenle kadınlara bağırmak, onları küçümsemek ya da duygusal emekle boğmak birçok iş yerinde normalleştirilmiştir. Ofisi toparlayan, misafiri karşılayan, ortamı yumuşatan kişi çoğu zaman yine kadındır. İş tanımında yazmaz ama “zaten sen daha iyi yapıyorsun” denilerek ona bırakılır.
Zorbalık yalnızca yukarıdan gelmez. İş arkadaşları da bu sistemin parçasıdır. Bir kadın başarılı olduğunda fısıltılar başlar: “Kesin torpili vardır”, “birilerine yakın olmuştur.” Aynı başarıyı gösteren bir erkek için “çalışkan” denirken, kadın için mutlaka bir açıklama bulunur. Kadınlar bu yüzden iş yerinde hiçbir zaman yalnızca işlerini yapmakla yetinemez; sürekli kendilerini kanıtlamak zorunda bırakılırlar.
Kadın yöneticiler için durum daha da karmaşıktır. Sert olduklarında “itici”, yumuşak olduklarında “yetersiz” ilan edilirler. Erkek meslektaşlarının doğal kabul edilen otoritesi, kadınlarda sorgulanır. Toplantılarda sözleri kesilir, kararları dolaylı yoldan sabote edilir. Yönetici olsalar bile hâlâ “fazla” ya da “eksik” bulunurlar. Bu olaylar tek tek bireysel sorunlar değildir. İş yerinde kadınlara yönelen zorbalık, patriyarkanın ofis koridorlarına sızmış hâlidir ve bu yüzden çözüm de bireysel “dayanıklılık”ta değil bu düzeni ifşa etmekte ve dönüştürmektedir. Çünkü mesele kadınların daha güçlü olması değil; zorbalığın artık normal sayılmamasıdır.
“Sen kilo mu aldın” da bir zorbalık biçimidir
Kadınlara yönelik zorbalık her zaman yabancılardan gelmez. Bazen en yakınımızdaki seslerden, “iyi niyetli” cümlelerin içinden sızar. Arkadaş sohbetlerinde, aile masalarında, kahkahaların arasına karışmış küçük ama yıpratıcı müdahalelerle kendini gösterir. Bu yüzden çoğu zaman fark edilmez; çünkü adı konmaz.
Arkadaş çevresinde kadınların bedeni, kilosu, giyimi ya da ilişkileri üzerine konuşmak neredeyse serbest bir alandır. “Bunu sana yakıştıramadım”, “Biraz kilo mu aldın?”, “Bu çocuk sana göre değil” gibi cümleler çoğu zaman eleştiri değil, birer hak iddiası olarak kurulur. Üstelik bunlar genellikle “senin iyiliğin için” denilerek paketlenir. Pasif-agresif zorbalığın en tanıdık hâlidir bu: İncitir ama inkâr edilebilir. Söyleyen kendisini masum, incineni ise “alıngan” ilan eder.
Daha da zor olanı, kadınların birbirine uyguladığı bu baskının çoğu zaman içselleştirilmiş cinsiyetçilikten beslenmesidir. Erkek egemen düzenin öğrettiği güzellik normları, ilişki beklentileri ve “doğru kadın” kalıpları kadınlar arasında yeniden üretilir. Kimi zaman bir başka kadının bedeni, hayat seçimi ya da sesi, patriyarkanın diliyle denetlenir. Bu bir suçlama değil; sistemin ne kadar derine işlediğinin göstergesidir.
Aile içinde ise zorbalık daha erken başlar ve daha kalıcı izler bırakır. “Sen bilmezsin”le başlayan cümleler, kadını sürekli eksik, tecrübesiz ve korunması gereken biri olarak konumlandırır. “Kız kısmı dikkatli olmalı” denirken sorumluluk tehlikeyi yaratanlara değil, tehlikeden kaçması beklenen kadına yüklenir. “Bu kadar konuşma, ayıp” uyarıları ise kadının sesini, sözünü ve varlığını törpüleyen bir denetim mekanizmasıdır.
Baskılar fiziksel olmayabilir ama etkisi son derece gerçektir. Kadını çocuklaştırır, sınırlarını belirsizleştirir ve kendi hayatı üzerinde söz söyleme hakkını sürekli sorgulatır. Sosyal çevredeki bu “küçük” zorbalıklar, patriyarkanın en görünmez ama en etkili araçlarından biridir. Çünkü en çok da sevgi ve yakınlık kılığında geldiğinde, karşı koymak zorlaşır.

Feminist perspektiften çözüm: Zorbalığı görünür kılmak
Kadınlara yönelik zorbalıkla mücadele, yalnızca “daha güçlü bireyler” olmaya çalışmakla değil; bu davranışları mümkün kılan sistemi açığa çıkarmakla başlar. Feminist perspektif tam da burada devreye girer: Sessizliğin sadece erdem değil, çoğu zaman zorla öğretilmiş bir hayatta kalma stratejisi olduğunu söyler. Bu yüzden ilk adım, normalleştirilmiş olanı teşhir etmektir. “Herkesin başına geliyor”, “büyütülecek bir şey değil” denilen her davranış, aslında bir sınır ihlalidir. Kadınların susmama hakkını savunmak, yalnızca bireysel bir cesaret meselesi değil; politik bir duruştur.
Zorbalıkla mücadelenin bir diğer güçlü aracı, tanımlamak ve isimlendirmektir. Mansplaining (üstten anlatma), manterruption (söz kesme), mobbing, dijital taciz gibi kavramlar, yaşananları görünür kılar. Bir deneyimin adını koymak, onu kader olmaktan çıkarır. “Ben yanlış anladım mı?” sorusu yerini “Bu bir zorbalık” cümlesine bıraktığında, suçluluk duygusu da el değiştirir. Kavramlar yalnızca akademik terimler değil; kadınların yaşadıklarını meşrulaştıran, yalnız olmadıklarını hatırlatan araçlardır.
Elbette bu mücadele yalnızca bireysel farkındalıkla sınırlı kalamaz. Kurumsal ve hukuki çerçevenin güçlendirilmesi şarttır. İş yerlerinde zorbalık karşıtı açık politikaların uygulanması, şikâyet mekanizmalarının gerçekten işler hâle getirilmesi ve cinsiyet temelli zorbalığın özel bir kategori olarak tanınması hayati önemdedir. Dijital şiddetin hızla yaygınlaştığı bir dünyada, yasaların bu alanı kapsayacak şekilde güncellenmesi ise artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Son olarak, feminist mücadelenin bel kemiği olan dayanışmadan söz etmeden bu yazıyı tamamlamak istemiyorum. Kadın dayanışma grupları, mentorluk sistemleri ve dijital güvenlik ağları; yalnızca destek sunmaz, güç verir. Birlikte konuşmak, birlikte öğrenmek ve birlikte direnmek, zorbalığın en büyük panzehiridir. Çünkü patriyarka kadınları yalnızlaştırarak güç kazanır; feminizm ise tam tersini yapar: Kadınları yan yana getirir. Sevgili kız kardeşlerim, zorbalığı görünür kılmak, onu sona erdirmenin ilk adımıdır ve unutmamalıyız ki bu adım, her kadının “ben susmak zorunda değilim” demesiyle başlar.
Kaynakça:
Psikolog Funda Buharalı. (2017). Hemcins Zorbalığı. In Psikoterapi.
Ege Güneyli. (11.12.2025-15:45). Tıp fakültesinde kadın öğrenci olmak: Şiddet, taciz, mobbing. In Bianet.
Serpil Aytaç, Salih Dursun.Çalışma Hayatında Kadına Yönelik Şiddet: Sağlık Sektöründe Bir Uygulama. In iupress.istanbul.edu.tr













