Moda, giyinme hakkı ve kadın bedeni üzerinden görünmeyen baskılar
Moda denilince aklımıza şık olmak, trend olan kıyafetleri giymek ve her zaman dikkat çekici bir tarza sahip olmak gelir. Oysa ki moda sadece görünenden ibaret değildir. Modanın giyinmek dışında bir ideolojiyi temsil etme, isyanı ifade etme, baskıya direnme ve protesto etme boyutları da vardır.
Kadınlar yıllardır kıyafet seçerken farkında olmadan bir strateji de seçiyor. Çünkü kadınlar yaşadıkları toplumlarda kıyafetin yalnızca bireysel bir seçim değil, aynı zamanda sosyal kontrol aracı olduğu gerçeğini hayatlarının neredeyse her anında hatırlamak zorunda kalıyor. Bir kadın “bugün ne giysem?” derken aslında ne düşünüyor? Daha şık olmayı mı, daha güzel görünmeyi mi, trend belirleyici olmayı mı? Yoksa insanlar üzerinde nasıl daha saygın bir izlenim bırakabileceğini ya da ne giyerse insanların yargılayan bakışlarına daha az maruz kalabileceğini mi? Ne yazık ki birçok toplumda bu ikinci seçenek çok daha ağır basıyor.
Sosyal, ekonomi, eğitim ve sağlık gibi alanlarda hakları için mücadele etmek zorunda olan kadınların moda alanında da çeşitli baskı ve kısıtlamalar ile karşı karşıya kalmaları aslında hiç de şaşırtıcı bir durum değil. Moda, kadınların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir alan gibi görünse de gerçeğin bu şekilde olmadığı apaçık ortada. Moda ile kadınlar arasındaki ilişkinin özgürlükten çok normlara uyum sağlama üzerine kurulu olduğu ise göz ardı edilemez bir gerçek.

Kadınların giyimi neden sadece moda değil, toplumsal bir mesajdır?
Kadınların geçmişten günümüze modanın koyduğu kurallara uymaları gerektiği fark ettirilmeden bilinçaltına yerleştiriliyor. Ve kadınlar artık bilinçaltlarına yerleşmiş olan bu kuralları sorgulamamaya başlıyor. Hatta bu kuralların bir parçası haline geliyor. Elbette bu durum sadece moda endüstrisi ile ilgili değil, toplum da modanın koyduğu tüm bu kuralları haklı çıkaracak yaklaşımları benimsiyor. Çünkü toplum en çok kadınları giydikleri kıyafetler üzerinden yargılıyor. Toplum, kadınların kıyafetini bir kimlik, niyet ve ahlak göstergesi gibi görüyor. Giyinmek toplumda bir iletişim dili gibi işliyor. Ancak bu dil, çoğunlukla kadının kontrolünde olmuyor. Toplumun bakışı bu dili “yorumluyor” hatta bazen de “çarpıtıyor.” İşte kadınlar tam da bu yüzden kendilerini ifade etmek yerine toplumun tepkisine göre giyiniyor. Bu da modayı bir çeşit toplumun kontrol mekanizması haline dönüştürüyor.
Peki bunun tam tersi de mümkün mü? Yani moda bir direniş aracı olarak da kullanılabilir mi? Bu, elbette mümkün. Kadınlar kıyafetleriyle toplumsal normlara, ahlaki ikiyüzlülüğe ve kadın bedenini kontrol etmeye çalışan sisteme karşı baş kaldırabilir. Üstelik bunun birçok örneği de mevcut. Bu konuya yazının geri kalan bölümlerinde değineceğiz. Şimdi ise odaklanmamız gereken asıl mesele; kadınların kıyafet seçiminin yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik ve toplumsal bir nitelik taşıdığını göstermek.
Moda norm mu, özgürlük mü?
Moda endüstrisi yıllardır biz kadınlara; moda dergilerinde, sosyal medyada ve yaptıkları reklam kampanyalarında ne kadar özgürleştirici ve tarafsız olduklarından bahsetti. Oysa moda günümüzde bile toplumun kadınlara biçtiği rolleri pekiştiren bir araç olmaktan öteye gidemedi. Çünkü moda her zaman kadınların ihtiyaçlarından çok, erkeklerin arzularına ve toplumsal beklentilerine göre şekillendi.

Geçmişte moda sektörünün yaratıcıları, tasarımcıları ve kural koyucuları ataerkil düzeni destekleyen kişilerden oluşuyordu. Kadınlar ise çoğunlukla sadece figüran konumundaydı. Bu durum giysi tasarımlarına da yansıyordu. Kadın kıyafetleri genellikle estetik, cazibe, şehvet gibi değerleri benimserken erkek kıyafetleri güç, otorite, rahatlık gibi değerlere odaklanıyordu. Bu durum ne yazık ki hala tamamen değişmiş değil. Moda tarihini esir alan bu erkek egemen estetik anlayışı günümüzde de devam ediyor. Kadınlara kıyafet üzerinden çizilen sınırlar tüm baskınlığıyla hayatımızın bir yerinde duruyor. Moda standartları sürekli değişse de kadınlara verilen kısıtlayıcı roller yerini hep koruyor.
Moda kadınlara seçme şansı sunar mı, yoksa sınırları mı belirler?
Moda neyin “şık”, “uygun”, “fazla” olduğunun kararını toplum, sosyal medya, okul yönetmelikleri, dini ve siyasi otoriteler ile beraber veriyor. Kadınlar bu yüzden giyecekleri kıyafetleri kendi ihtiyaçlarına göre belirlemiyor, “fazla şık” ya da “yeterince ciddi” bulunma kaygısıyla başkalarının beklentilerine göre kıyafet seçimi yapıyor. Sormamız gereken asıl soru şu: Moda kadınları özgürleştiriyor mu, yoksa onları sınırlandırıyor mu? Moda görünürde son derece özgürleştirici. Biz kadınlara o kadar farklı seçenekler sunuyor ki farklı renkler, farklı tarzlar, farklı kesimler, farklı tasarımlar… Bunların arasından istediğimiz seçimi yapabilirmişiz gibi görünüyor. Ki aslında yapabiliriz de. Peki sizce bu kadar çok kıyafet seçeneği gerçekten özgürlük mü? Eğer bu kıyafet seçimlerini çoğunlukla toplumun, sosyal medyanın ve trendlerin etkisiyle yapıyorsak, “hayır, özgürlük değildir”. Şöyle bir düşünün; aynanın karşısına geçip o gün ne giyeceğinizi düşünürken insanların ne düşüneceğini de hesaba kattığınız oluyor mu? Cevabınız evet ise bu, sizin özgürlüğünüz değil demektir. Ve bunca seçenek, bunca özgürleştirici moda söylemi yalnızca “doğruyu seçme zorunluluğu”ndan ibarettir.
Her ne kadar moda bize “her şeyi giyebilirsin” mesajı verse de moda dergilerinde, reklam kampanyalarında ve Instagram’da hep belirli tarzlar ve bedenler ön planda oluyor. Biz kadınlar özgürce giyindiğimizi düşünsek de aslında farkında olmadan görünmez bir normatif sistemin içinde “uygun şekilde farklı olma” çabasıyla hareket ediyoruz. Evet, seçme hakkımız var ama her bir seçenek bu normatif sistemi besliyor. Tüm bu kıyafet seçenekleri, görünmeyen estetik kuralları ve toplumsal beklentiler tarafından biçimleniyor. Her gün giyeceğimiz kıyafet hakkında bu kadar çok düşünüyor olmamız bile bu tezi haklı çıkarıyor. Kısacası moda, kadınlara seçme şansı sunar ancak sınırları kendisi çizer. Seçim hakkı bir özgürlük gibi görünse de bu, çoğunlukla kontrollü bir serbestliktir.

Giyinmenin kadınlara verdiği yük: Görünmek ve yargılanmak
Kadınlar yıllardır sadece sözleri ve davranışları ile değil, kıyafetleriyle de sürekli olarak değerlendirmeye tabi tutuluyor. Kadınların kıyafetleri, toplum nezdinde bir kumaş parçasından çok karakter testi işlevi görüyor. Toplum, kadınların giysileri üzerinden onların kimlikleri, karakterleri ve niyetleri hakkında bir çeşit okuma yapıyor. “Bu kıyafeti giyen kadın bu şekildedir”, “Şunu giyen kadından zaten ne beklenir”, “Bunu giydiğine göre niyeti baştan belliymiş” sözleri hiçbirimize yabancı gelmiyor, öyle değil mi? Birçoğumuz hayatımızın bir döneminde bu sözlerden en az birini duyduk. Çünkü biz kadınlar için giyinmek; ne yazık ki içinde rahat hissedeceğimiz ve güzel görüneceğimiz kıyafetlerin ötesinde çok daha başka ve derin anlamlar taşıyor.
Giyinmek erkekler için genellikle kişisel tarz, şıklık veya rahatlık meselesi iken, kadınlar için bu eylem ahlak, niyet, itibar hatta zeka ölçütü olarak kabul ediliyor. Kadınlar işe giderken, önemli bir toplantı için dışarı çıkarken ya da sadece alışverişe giderken bile giydikleri kıyafetin “uygun” olup olmadığını kendi kendine sorguluyor. Bu sorguyu yapmaya kendilerini mecbur hissetmelerinin sebebi ise toplum içine çıktıklarında giydikleri kıyafet dekolteliyse “hafifmeşrep”, bol ve dökümlüyse “bakımsız” gibi sıfatlarla etkiketlenmekten çekinmeleridir. Üstelik bu görünmeyen değerlendirme sistemi yalnızca toplum içinde, sokakta ortaya çıkmıyor. Sosyal medyada da bu sistemin varlığını sonuna kadar hissediyoruz. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen üniversite sınavında küpesini çıkaramadığı için sınava giremeyen fakat sanki giyimi nedeniyle sınava alınmamış gibi sosyal medyada kıyafetiyle eleştiri yağmuruna tutulan genç kadın bu durumun en büyük örneği. Yalnızca içinden geldiği gibi, içinde kendisini rahat hissettiğine inandığı bir kıyafetle sınava katılmak isteyen bu genç kadın hakkında sosyal medyada yazılanlar giyinmenin kadınlara verdiği ağır yükü açıkça gözler önüne seriyor. Genç kadının giyimi ile ilgili sosyal medyada “Bu şekilde sınava gidilir mi?”, “Neredeyse sokağa çıplak çıkacakmış”, “Bu kadarı da fazla”, “Tek derdi dikkat çekmek” gibi etiketleyici ve yargılayıcı pek çok yorum yapıldı.
Sosyal medyada moda değil, cinsiyet yargılanıyor
Hiç kuşkusuz sosyal medyada kadınların en fazla ve en kolay yargılandıkları konu giyinmek. Kadınlar sosyal medyada bir fotoğraf paylaştıklarında ya da dışarıda giydikleri kıyafet bir şekilde sosyal medyada konu olduğunda acımasız eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor. Ve en ürkütücü olan nokta ise bu eleştiriler sadece ataerkil düzenin bir parçası olan erkekler tarafından yapılmıyor, kadınlar da hemcinslerinin giydikleri kıyafetler için son derece ağır ifadeler kullanabiliyor. Hatta sosyal medyada nispeten daha göz önünde bir konuma sahip olan dijital içerik üreticisi kadınlar giyimleri nedeniyle çok daha ağır karalama kampanyalarına maruz kalabiliyor. Maalesef bu durum çoğunlukla erkekler için geçerli olmuyor.

Erkekler giydikleri dar kıyafet ya da kısa şort ile sosyal medyada paylaşım yaptığında fotoğrafının altına ne kadar “cool” olduğuyla ilgili yorumlar alırken, benzer kıyafetleri giyip fotoğrafını paylaşan kadınlar “fazla iddialı”, “kışkırtıcı” ya da “uygunsuz” olmakla itham ediliyor. Aynı şekilde erkekler bol bir tişört ile çektirdikleri fotoğrafları için “rahat bir kombin” yapmış olarak değerlendirilirken kadınlar aynı kıyafet ile paylaşım yaptıklarında “bakımsız” gibi yakıştırmalarla karşılaşıyor. Bu örnekler bize kıyafetin sahibi üzerinden değil, toplumsal cinsiyet üzerinden değerlendirildiğini açıkça gösteriyor.
Kıyafet suçlu, fail masum
Yıllardan beri neden erkeklerin değil de sadece kadınların “fazla açık” ya da “fazla örtülü” olması bu kadar sorun ediliyor? Kadınlar her zaman bir etiketin konusu oluyor: Açık giyinen kadınlara “davetkar” ve “ciddiyetsiz” damgası vurulurken kapalı giyinen kadınlar ise sıklıkla “mazbut”, “itaatkar” hatta bazen de “geri kalmış” söylemleri ile damgalanıyor. Kadınlar ne giyerlerse giysinler toplumun oluşturduğu yargı jürisinden tam notla geçemiyor. İşin çok daha acı tarafı ise kadınların giyimi, maruz kaldıkları taciz, istismar ve şiddet gibi eylemler için gerekçe sayılabiliyor. Kadına yönelik taciz, şiddet ya da rahatsız edici davranışları meşrulaştırmak amacıyla kurulan şu cümleyi özellikle de ana akım medyada ve sosyal medyada sıkça duymuşsunuzdur: “Ama o da öyle giyinmişti.” Sanki şiddet ya da taciz mağduru kadın, o gün üzerindeki kıyafet yerine daha kapalı ya da toplum tarafından “daha uygun” olarak kabul edilen başka bir kıyafet giyseydi tüm bu olanlar başına hiç gelmeyecekmiş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılır. Bu durum, kadınların giyim tercihlerinin bir suç unsuru gibi görülmesine neden oluyor. Tüm bu söylemler, faili suçlamadığı gibi aklarken bir de mağduru “suçlu” ilan ediyor.
Kadınlara dair kullanılan dilsel kalıp yargılar; toplumda yer alan her yaş, her meslek ve her sosyo-kültürel grubun bireysel kullanımıyla sınırlı kalmıyor, bu suçlayıcı dil kurumsal ve kültürel boyutta da sistematikleşmiş durumda. Bazı okullarda etek boyunun denetlenmesi, iş yerlerinde “kadınlar dikkat dağıtan kıyafetler giymemeli” şeklinde kurallar konulması bunun en açık örneklerindendir. Dışarıda bir yerlerde cinsel istismara uğrayan mağdur kadınların bile olay esnasında ne giydikleri hep ön plandadır. Öyle ki bazen mahkemelerde mağdurun suç mahallinde ne giydiği sorulur. Suç ve kıyafet birbirleriyle her zaman bir ilişki içinde tutulur. Bu durum failin masum gösterilmeye çalışılması anlamına gelir. Özetle; şunu unutmamak gerekir ki kadınların kıyafeti suç değilken, suçun gerekçesi olarak görülmesi; onların görünürlüğünü değil, suçlunun sorumluluğunu tartışmasız hale getirir.
Kadınların giyim üzerinden verdiği görünmez mücadele
Kıyafetler eskiden olduğu gibi günümüzde sadece örtünme aracı değildir, onlar aynı zamanda bir nevi duygu, tutum ve mesaj iletme şekli haline gelmiştir. Yaşadığımız toplumun çıkmazları kıyafeti artık bir kumaş parçası olmaktan çıkarmış, onu politikleştirmiştir. Kadınlar kendilerini ifade etmek için söyleyecek bir söz bulamadıklarında, davranış biçimlerine müdahaleler edildiğinde en kolay yolu giyinerek anlatmakta buluyor. Bazen kıyafetleriyle fark edilmeden ya da doğrudan direniş, aidiyet, öfke, umursamazlık, meydan okuma, geri çekilme gibi mesajlar veriyor. Parlak renklere ve dikkat çekici detaylara sahip abartılı giysiler giyerek “Ben de buradayım, görünmek istiyorum. Sizin çizdiğiniz sınırlara sığmayı kabul etmiyorum” mesajı verirken maskülen kıyafetler giyerek “Kadın gibi davran” beklentisine karşı bir duruş sergiliyor. Yine aynı şekilde daha kapalı giyinmeyi ve başörtüsü kullanmayı seçerek inançlarını özgürce ifade ediyorlar. “Kendi sınırlarımı ben çizerim. Sınırlarıma ve inancıma saygı duymak zorundasınız” demek istiyorlar. Daha açık ve kısa kıyafetler giyerek bedenin utanılacak bir şey olmadığını ilan ediyor, “Ben bedenimle barışığım. Önemli olan benim kararım” diyorlar. Bu mesajların hiçbiri sözle ifade edilmiyor fakat belki de kelimelerden bile çok daha güçlü etkiler yaratıyor.

Kadınlar ses çıkarmadan bağırıyor, cümle kurmadan itiraz ediyor. Bunu yapmak zorundalar çünkü çoğu zaman iş yerinde, okulda, sokakta, aile içinde ve sosyal çevrelerinde giyim tarzı nedeniyle baskı görüyorlar. Bu baskıya giyim tarzından vazgeçmeyerek ya da sadece “rahat ettiğim gibi giyinmeye devam edeceğim” diyerek bile karşı koymak bir mücadeledir. Bu mücadeleyi her şeyi göze alarak sürdüren pek çok kadın var aramızda. İş yerinde uyarı alsa bile tarzından vazgeçmeyen, aile baskısına rağmen tamamen kendi isteğiyle başını örtmeye ya da açmaya karar veren, hatta giyimi nedeniyle eleştiri aldığı sosyal çevresinden kopmaya razı gelen çok sayıda cesur kadın. Onlar aramızdalar. Bu kadınlar bize kıyafet üzerinden kendini ifade etmenin susturulmaya karşı sessiz ama kararlı bir direniş olduğunu gösteriyorlar. Onların mücadelesi çoğunlukla görünmezdir fakat tüm dünya genelinde bizim de bildiğimiz pek çok görünür mücadeleler de vardır.
Dünyanın her yerinden kadınlar giyinerek isyan ediyor
Hiç kuşkusuz kıyafet eylemi denilince akla ilk gelen eylem İran’da başörtüsünü çıkaran kadınlardır. Bildiğiniz gibi İran’da başörtüsü zorunluluğu devlet eliyle uygulanan bir kıyafet kuralı. Kadınlar bu kurala uymadığında cezalandırılabiliyor. 2017 yılında başlayan Beyaz Çarşamba eylemleri ve özellikle 2022’de Mahsa Amini’nin polis tarafından öldürülmesi sonrası başlayan protestolar, kıyafet üzerinden başlayan bir direnişi tüm ülkeye yaydı. Peki bu eylemler bize ne söyledi? İran’da yapılan bu eylemlere bakarak kadınların örtülerini çıkarmalarının sadece bir stil seçimi değil, aynı zamanda bir politik itiraz ve beden hakkı talebi olduğunu anlayabiliriz. Kadınlar yaptıkları bu eylemlerle “bana ne giyeceğimi sen söyleyemezsin” diyor. Bu eylemler, kamusal alanda bir bedeni sergileme hareketi değil, bedeni geri alma hareketidir. Unutulmaması gereken nokta ise; “örtüsünü çıkaran” kadın kadar, başörtüsünü isteyerek takan kadının da seçme hakkını savunmanın önemli olduğudur. Gerçek özgürlük, neyi giyip neyi giymeyeceğine kendin karar verebilme hakkıdır.
2011’de Kanada Toronto’da Michael Sanguinetti isimli bir polis memurunun “kadınlar tecavüze uğramamak için sürtük gibi giyinmemeli” sözleri üzerine başlayan küresel feminist yürüyüşlerini belki hatırlarsınız. SlutWalk Eylemleri olarak adlandırılan bu feminist yürüyüşler aracılığıyla kadınlar hep bir ağızdan “sürtük gibi” giyinmenin suçlu gösterilmek için gerekçe olamayacağını haykırdı. Eylemler Toronto’dan başlayarak tüm dünyaya yayıldı. SlutWalk’ların amacı, kadının bedenine ve kıyafetine yönelik yargılayıcı dili tersine çevirmekti. Eylemlerde verilen mesaj ise çok netti: “Nasıl giyindiğin değil, rızan önemlidir.”

SlutWalk Eylemleri hem kurumsal söylemleri (polis, hukuk) hem de toplumun ataerkil bakışını ifşa etmeyi başardı. Ne yazik ki toplumda hâlâ kıyafeti suçla ilişkilendirme eğilimi var. SlutWalk bunu ifşa eden ve parodileştiren bir yöntem olarak çalıştı. Kadınlar, yürüyüşe katılırken abartılı, dikkat çekici veya cinselleştirilmiş kıyafetler giyerek toplumun dayattığı “ayıp” algısını sorguladı. Çığır açan bir diğer kıyafet eylemi olan #MyDressMyChoice Kampanyaları ise Kenya’da 2014’te Nairobi’deki bir durakta otobüs bekleyen bir kadının “fazla açık” giyindiği gerekçesiyle kalabalık erkekler tarafından saldırıya uğraması üzerine sosyal medyada başlatıldı. Kadınlar gerek sokağa çıkarak, gerekse sosyal medyada paylaşımlar yaparak “Kıyafetim benim seçimimdir” dedi. Bu kampanya hiç kuşkusuz bireysel bir şiddet olayını kolektif bir hak arayışına dönüştürdü. Kadınlar burada da kıyafetin “tahrik edici” veya “hak edilmiş şiddet” gerekçesi olamayacağını haykırdı. #MyDressMyChoice Kampanyaları için “Benim elbisem = Benim kararım” denklemi, yani beden ve kıyafet özgürlüğünün birleştirilmiş hali diyebiliriz. Tüm bu eylemler “kıyafet bireysel seçimdir” mesajı verirken, kıyafeti cezalandırma aracına dönüştüren sistemi de açığa çıkarır.
Dünyanın dört bir yanında yapılan eylemlerden anlayabileceğimiz bir şey var: Kıyafet, sadece moda tercihi değil, politik bir söylemdir. Bunu artık kabul etmeliyiz. Farklı ülkelerdeki kadınlar, kıyafetleri üzerinden uygulanan denetimi sadece bireysel bir sorun değil, sistematik bir baskı olarak gördükleri için seslerini yükselttiler. İran’daki eylemler beden hakkı mücadelesini, SlutWalk Eylemleri ahlaki etiketlemeye karşı kolektif tepkiyi, Kenya’da başlayan #MyDressMyChoice Kampanyaları görünürlüğe karşı şiddete direnişi simgeliyor. Bu örnekler bize gösteriyor ki, kıyafet üzerinden verilen mücadeleler, yalnızca bireysel değil, aynı zamanda küresel bir özgürleşme hareketinin parçasıdır.
Askıdan kurtulan özgürlük: Bakışın değişmesi gerekiyor
Moda, kadınlara sonsuz kıyafet seçeneği sunar. Seçenekler o kadar fazladır ki saatlerce durup ne giyeceğimizi düşünürüz. Peki, bu gerçek özgürlük müdür? Ne giyeceklerine karar verme imkanlarının olması kadınların kıyafet konusunda sınırsız bir özgürlüğe sahip oldukları anlamına gelmez. Gerçek özgürlük yalnızca “ne giyeceğine” karar vermek değil, “kimsenin buna karışmadığı” bir toplum yaratmaktır. Sisteme karşı direnmek giyim tarzları nedeniyle sayısız baskı ve şiddete maruz kalan kadınların en temel hakkıdır. Hiçbir kadın giyimleri üzerinden uğradıkları psikolojik ya da fiziksel şiddet yüzünden gardıroplarını değiştirmek zorunda kalmamalıdır. Ne kadar zorlu bir yol olursa olsun yapılması gereken gardırobu değil, toplumun bakışını değiştirmektir.
Kıyafetin politik olmasının suçlusu kadınlar değildir, suçlu sistemin kendisidir. Topluma ilk önce bu anlatılmalıdır. Bu, her şeyi değiştirmenin başlangıcı olabilir. Giyim konusunda gerçek bir özgürlüğe sahip olmak istiyorsak bunu mutlaka yapmalıyız. Çünkü “özgürlük giyilenle değil, giyilenden dolayı yargılanmamakla başlar.” Özetle; kadınların gardıroplarında onlarca seçenek var. Ama asıl ihtiyaç, o kıyafetleri yargılanmadan giyebilecekleri bir alan. Askıya asılmış olan sadece giysiler değildir. İfade özgürlüğü, güvenlik ve eşitlik de orada asılı olarak durmaktadır.
Kaynak:
















[…] itibaren tüketim toplumu yükselirken tüketim toplumunda moda, yalnızca korunma ve örtünme için kullanılan yani gerçek bir ihtiyaç olmaktan çıkmış, […]