Disney masalları, prensesler ve feminist bir yeniden okuma
Hatırlıyor musunuz? Bir zamanlar favori prensesimiz olan Külkedisi’nin en büyük hayali baloya gidebilmek ve yakışıklı prens tarafından fark edilebilmekti. Günümüzde ise aynı karaktere dönüp baktığımızda şu soruyu soruyoruz: Ya Külkedisi artık baloya gitmek istemiyorsa?
Hangimiz küçük bir kız çocuğu iken masallarla büyümedik ki! Prensesler, periler, cam ayakkabılar, balo elbiseleri, süslü taçlar… Masalların o büyülü dünyasına hayran olmamak elde değildi. Bazı prenseslerin asilliğine, bazılarının kıyafetlerine bazılarının da o pırıl pırıl saçlarına hayran kaldık. Çocuk aklımızla onlar gibi olmak istedik. Masalların parıltılı dünyasında kendimize bir yer bulabilirsek gerçek bir prenses olabiliriz sandık.
Fakat büyüdükçe prensesliğin bizim hayal ettiğimiz gibi bir şey olmadığını, cam ayakkabıların aslında kırık olduğunu, taçların ise çok da parlak olmadığını fark ettik. Biraz daha derin düşününce masalların sadece çocuk hikayeleri değil; aşk, kadınlık, sınıf ve kurtuluş gibi kavramlar hakkında toplumsal cinsiyete dair fikirler barındıran sosyo-kültürel metinler olduğu gerçeği ile yüzleştik. Peki Cinderella neden diğer tüm prenseslerin içinde güçlü bir örnek? Çünkü Cinderella uzun yıllar boyunca “kurtarılmayı bekleyen kadın” anlatısının en bilinen sembollerinden biriydi. Ve şimdi Cinderella yeniden sahnede! Üstelik bu kez feminizmin konusu. Bu köşe yazısı feminist bir yeniden okuma olarak bu hikayeyi ve masallar dünyasını yeniden sorguluyor ve şu soruyu soruyor: Külkedisi gerçekten kurtarıldı mı, yoksa yalnızca bir yapıdan başka bir yapıya mı taşındı?

Görsel Kaynağı: girlculture.substack.com
Külkedisi hikâyesi bize ne anlatıyordu?
Külkedisi sadece bir masaldan ibaret değildir. Bunun yanında kadınlık, emek, güzellik, sınıf ve “mutlu son” kavramlarına odaklanmış güçlü bir kültürel anlatıdır. Bu nedenle hikâyeyi feminist bir bakış açısıyla yeniden okumak, yalnızca bir prensesi değil; yıllardan beri kadınlara öğretilen toplumsal rolleri de sorgulamak anlamını taşır. Klasik Külkedisi masalının ana karakteri genç, güzel ama sürekli ezilen bir kadındır. Annesini kaybetmiştir ve üvey annesiyle üvey kardeşlerinin yanında adeta görünmez bir hizmetçi olmuştur. Tüm zamanını yemek hazırlamak, temizlik yapmak, evi düzenlemek ve çevresindekilere yardımcı olmak gibi görünmeyen ev içi emekle harcar.
Burada öne çıkan asıl şey ise Külkedisi’nin emeğinin masalda bir sömürü şekli olarak ele alınmamasıdır. Tam tersine onun tüm bu fedakarlıkları ve yardımları “iyi kalpliliğinin” bir göstergesi gibi anlatılır. Yani kadın emeği tam anlamıyla romantize edilir. Külkedisi kendisine yapılan haksızlıklara karşı sesini çıkartmaz. Sessiz kalır, boyun eğer ve umutsuzca sabretmekten vazgeçmez.
Masaldaki kırılma noktası Külkedisi’nin yaşadığı bir dönüşümdür. Fakat bu dönüşüm de Külkedisi’nin kendi çabasıyla değil, tamamen dışarıdan gelen bir güç ile yaşanır. Peri anne ile… Külkedisi’nin eski kıyafetleri gider, artık çok daha güzel ve bakımlı görünür. Böylece saray hayatına geçiş yapabilecek “uygun” bir kadın figürü yaratılmış olur. Artık prensini bulmak için baloya gitmeye hazırdır. Baloda ise tabii ki Külkedisi’nin emeği, zekâsı ya da yaşadığı haksızlıklar değil; güzelliği fark edilir. Hikâyenin gerçek dönüm noktasını, prensin onu “seçmesiyle” görürüz. Camdan ayakkabılar sayesinde gerçekleşen bu seçimi hepiniz az çok hatırlıyorsunuzdur. Ve nihayet mutlu son kapıyı çalar: Prensle evlilik… İşte bize çocukluğumuzda en çok anlatılan bu masal, kadınlar için nihai kurtuluşun ancak romantik seçilme ve sınıf atlama yoluyla mümkün olduğu düşüncesini yeniden ve yeniden üretti.

Görsel Kaynağı: girlculture.substack.com
Gizli mesajlar: Masalın görünmeyen politikası
Külkedisi yıllarca bize “umut verici bir hikaye” gibi anlatıldı. Fakat feminist okumalar, bu masalın içinde ilk bakışta anlaşılmayan bazı belirli toplumsal mesajlar barındırdığını gözler önüne seriyor. Bu mesajların ilki: “Sabırlı olursan ödüllendirilirsin.” Külkedisi sürekli haksızlığa uğrayıp eziliyor ama öfkesini dışarıya yansıtmıyor. Hikâye boyunca bir kere bile karşı çıkmıyor, düzeni asla bozmuyor ve kesinlikle bir çatışma yaratmıyor. Ve tüm bunların karşılığında da ödüllendiriliyor. Yani hayal ettiği hayata kavuşuyor. Bu anlatı kadınlara aslında şu mesajı veriyor: Sabredersen, yaşadıklarına katlanırsan ve sessiz kalırsan bir gün mutlaka hayat seni ödüllendirir. Ancak gerçek hayata baktığımızda sessiz kalmak birçok kadın için bir özgürleşme değil, bitmek bilmeyen sömürü anlamına gelir.
İkinci mesaj ise şu: “İyi kadınlar sessizce acı çeker.” Külkedisi’nin “iyi kadın” olarak gösterilmesinin temel sebebi sadece kibar olması değil; aynı zamanda gerçek bir itaatkâr olmasıdır. Kolay kolay sinirlenmez, bir sınır koymaz, isyan etmez. Yani masal, kadın erdemini susmakla ilişkilendiriyor. Bu yüzden de feminist eleştiriler, Külkedisi anlatısını kadınların duygusal bastırılmasını normalleştiren kültürel metinlerden biri olarak kabul ediyor.
Ve diğer bir mesaj: “Güzellik görünürlük sağlar.” Külkedisi’nin hayatı, baloda “güzel” göründüğü anda değişime uğruyor. Bu çok önemli bir mesaj çünkü bu masalda emek görünmezdir, acı görünmezdir, karakter görünmezdir ama güzellik görünürdür. Külkedisi saraya kendine has hâliyle değil, sonradan bir fiziksel dönüşüm geçirdikten yani “daha güzel” bir görünüm kazandıktan sonra kabul edilir. Bu da kadınların toplumsal görünürlüğünün çoğunlukla estetik normlara bağlı olduğu düşüncesini besler.
“Kurtuluş Kolektif Değil, Bireyseldir”
Masalda sistem değişmez, üvey anne değişmez, kadın emeği düzeni değişmez. Değişen tek bir şey vardır, o da Külkedisi’nin bireysel konumudur. Yani masal; dayanışmayı değil, kişisel kurtuluşu; toplumsal dönüşümü değil, bireysel yükselişi savunur. Feminist açıdan bu çok önemli bir noktadır. Çünkü asıl özgürleşme sadece bir kadının “kurtulması” ile değil, onu ezen yapının değişmesiyle gerçekleşebilir.
“Sınıf Atlamanın Yolu Romantizmdir”
Külkedisi finansal olarak özgürleşmez, çalışma şartları iyileşmez, kendi hayatını inşa etmez. Saray hayatına erişimi ise ancak prens tarafından seçilmesiyle mümkün olur. Yani kadın için yükselmenin yolları; emek, eğitim ve ekonomik bağımsızlık değil; romantik eşleşme olarak gösterilir. Bu düşünce uzun yıllar boyunca popüler kültürde tekrar tekrar üretildi: “Yalnızca doğru erkeği bulursan hayatın değişir.”
Zaman geçtikçe Disney anlatılarında gözle görülür bir değişim yaşandı. İlk dönemdeki prensesler çoğunlukla bekleyen, kurtarılan ve seçilen karakterlerken; sonraki kuşaklardaki kadınlar ise hareket eden, karar veren ve kendi yolculuğuna çıkan figürlere evrildi. Bu değişim sadece animasyon alanındaki dönüşümü değil, toplumun kadınlık algısındaki kırılmayı da gözler önüne seriyor.
Çünkü artık sormamız gereken soru şu değil: “Prens kimi seçecek?” Soru giderek şuna dönüşmeye başlıyor: “Kadın kendi hayatı için ne seçecek?”

Görsel Kaynağı: onedio.com
Feminist eleştiri: Külkedisi neden problemli bulundu?
Külkedisi hep romantik bir “mutlu son” hikâyesi olarak aklımızda kaldı. Fakat feminist düşünce, bu masala çok farklı bir perspektiften bakıyordu. Çünkü Külkedisi’nin hikâyesi aslında yalnızca bir prensesin saraya varan yolculuğu değil; kadınlara nasıl davranmaları, nasıl görünmeleri ve nasıl “uygun” olmaları gerektiğini gösteren kültürel bir anlatıydı. Bu nedenle feminist eleştiriler masalın kendisi ile değil, masalın kadınlık hakkında ne söylediği ile ilgilendi. Ve en temel sorulardan biri şuydu: Neden Külkedisi’nin yaşamı, kendi seçimlerinden çok başkalarının onu fark etmesiyle değişiyordu?
Külkedisi’nin hikâyesindeki en dikkat çekici unsurlardan biri hiç kuşkusuz kendi kaderi üzerinde neredeyse hiç söz sahibi olmamasıdır. Hayatını değiştiren dönüm noktalarının hiçbiri doğrudan onun kararı ya da eylemi ile gerçekleşmez. Onun adına her zaman peri anne müdahale eder, prens karar verir veya saray seçer. Külkedisi ise çoğunlukla sadece bekler. Bu “bekleyen kadın” tanımı, klasik masallarda sıkça karşımıza çıkar. Kadın karakter, kurtarılmayı bekler, fark edilmeyi bekler, seçilmeyi bekler, hayatının başlamasını bekler. Yani hareket eden taraf çoğu zaman erkek ya da sihirli güçlerdir. Feminist eleştirinin temel noktalarından biri tam olarak budur: Külkedisi masalda bir özne değil, çoğunlukla başkalarının yönlendirdiği bir nesne gibi konumlandırılır. Örneğin baloya gitme kararı bile tam anlamıyla ona ait değildir. Peri annenin öncelikle onu “uygun” hâle getirmesi gerekir. Bu bizlere sanki Külkedisi’nin mevcut hali yeterli değildir; görünür olabilmesi için dönüşmesi gerekiyormuş gibi aktarılır. Buradaki mesaj çok güçlüdür. Kadın kendi başına yeterince değerli değildir; ancak seçilebilir hâle gelirse değerli olabilir.
Ve masalın mutlu sonu da yine Külkedisi’nin kendi hayatını inşa etmesiyle değil, bir erkek tarafından seçilmesiyle yazılır. İşte bu yüzden feminist okumalar, Külkedisi’ni sadece romantik bir karakter değil; kadın pasifliğinin kültürel ve sosyolojik olarak idealize edildiği bir figür olarak inceler.

Görsel Kaynağı: kayiprihtim.com
Görünmeyen kadın emeğine bakış
Külkedisi’nin tüm hayatı görünmeyen emek üzerine kurulmuştur. Gün boyunca sürekli temizlik yapar, yemek hazırlar, evi toparlar ve başkalarının ihtiyaçlarını karşılar. Ancak ilginç olan nokta şu ki masal bu durumu bir sömürü ilişkisi olarak göstermez. Külkedisi’nin emeği romantikleştirilir, hatta onun “iyi kalpli” oluşunun delili gibi sunulur. Bu durum feminist düşünce açısından çok kritiktir. Çünkü kadınların ev içindeki emeği tarih boyunca çoğunlukla doğal görev, sevgi göstergesi ya da kadınlığın bir parçası olarak görülmüş; ekonomik ve fiziksel bir emek biçimi olarak değerlendirilmemiştir. Külkedisi’nin hikâyesinde de aynı şeyi görüyoruz. Ev işleri görünürdür ama emek görünmezdir. Üstelik masal, bu emeğin adaletsiz dağılımını bile sorgulamaz. Çünkü Külkedisi’nin çalışması değil, baloda güzel görünmesi masalın asıl meselesidir. Bu nedenle feminist eleştiriler şunu söylüyor: Külkedisi’nin problemi sadece kötü bir üvey anne değildi; görünmeyen kadın emeğinin normalleştirilmesiydi. Masal, kadınların yükünü yok etmek yerine, o yükün içinden “prenses” çıkabileceği düşüncesini romantikleştirir.
Külkedisi’nin hikâyesindeki en önemli dönüşüm anı, emekle veya özgürleşmeyle değil; fiziksel dönüşümle gerçekleşiyor. Baloda görünür olabilmek için güzel bir elbise, ince ve zarif bir beden, estetik görünüm ve sessiz ve çekici tavırlar gereklidir. Külkedisi’nin yaşamını değiştiren şey zekâsı, emeği, yaşadığı adaletsizlik ve dayanıklılığı değil; prensin onun görünüşünü fark etmesidir. Bu durum feminist eleştiride “seçilme politikası” olarak ele alınır. Kadının toplumsal görünürlüğü, çoğunlukla ne yaptığıyla değil, nasıl göründüğüyle ilişkilendirilir. Külkedisi’nin saray tarafından kabul görmesi için önce “uygun kadın” görünümüne kavuşması gerekir. Görünürlük ise belli güzellik normlarına uyumla mümkündür. Unutulmamalıdır ki buradaki sorun sadece güzellik değildir; güzelliğin kadın için bir sosyal sermaye hâline getirilmesidir. Masal, şu düşünceyi insanların zihnine manipüle eder: Güzel görünürsen hayatın değişebilir. Bu düşünce, yıllardır popüler kültürde özellikle de romantik komedilerde, reklamlarda, defilelerde ve moda dergilerinde tekrar tekrar üretildi. Kadınların değerinin güzellik üzerinden okunması, sadece masal dünyasına ait değildir. Bu durum zaman ilerledikçe gerçek dünyanın da en güçlü toplumsal baskılarından biri haline gelmiştir. Ve belki de bu nedenle bugün feminist okumalar, Külkedisi masalı için farklı bir soru soruyor: Külkedisi baloya gündelik kıyafetleriyle gitseydi, yine de prens tarafından fark edilir miydi?
Cam ayakkabıdan çıkmak: Külkedisi’nin feminist dönüşümü
Külkedisi zihnimize hep şu düşünceyi aşıladı: Bir gün yakışıklı bir prens gelecek, seni bulunduğun kötü ortamdan çıkaracak ve hayatın değişecek. Fakat modern feminist bakış, tam da bu “kurtarılma” fikrini sorgulamaya başladı. Çünkü mesele yalnızca bir prens meselesi değil; kadınların özgürleşmesini neden hep dışarıdan gelecek bir müdahaleye bağladığımız meselesiydi. Günümüzde artık birçok kadın için asıl sormamız gereken “Neden kendi hayatımızın kahramanı olmak yerine, hâlâ kurtarılmayı bekleyen karakterler olarak yazılıyoruz?” sorusuydu.
Cam ayakkabı bir özgürlük hikâyesi mi, yeni bir kafes mi?
Klasik masallarda kadınların hayatı çoğunlukla romantik bir ilişki ile dönüşüme uğrar. Yoksulluk, baskı, yalnızlık veya mutsuzluk; “doğru erkek” ortaya çıktığında çözülür. Böylece aşk sadece duygusal bir deneyim değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir çıkış kapısı olarak inşa edilir.
Feminist düşünce tam da burada devreye girer ve şu soruları sorar: “Kadınların kötü bir durumdan çıkışı neden hep evlilikle olur?”, “Neden ekonomik bağımsızlık değil, romantik seçilme çözüm gibi sunulur?”, “Kadınların hayatını değiştiren kişi neden çoğunlukla kendileri değil de dışarıdan biri olur?” Çünkü Külkedisi’nin hikâyesinde değişen şey sistem yerine Külkedisi’nin sistem içindeki konumudur. Ev içi sömürü yok olmaz, kadın emeği görünür hale gelmez, toplumsal eşitsizlik sorununa çare bulunmaz. Yalnızca bir kadın saray hayatına ulaşır. Bu nedenle modern feminist okumalar, “kurtarılma” düşüncesini romantik ama sorunlu bir anlatı olarak kabul eder. Çünkü kurtarılmak, güç sahibi olmak, eşit olmak, özgürleşmek anlamına gelmeyebilir.
Bir kadının hayatının başka bir erkek figürü tarafından “iyileştirilmesi”, genellikle onu yine başka bir bağımlılık ilişkisine taşır. Bugünün Külkedisi ise artık çok başka şeyler talep ediyor: Prens değil, adil ücret. Saray değil, özgürlük. Seçilme değil, seçim hakkı. Çünkü artık mesele sadece daha “iyi” bir yaşam değil; hayat üzerinde gerçekten kontrol sahibi olabilmek.

Külkedisi artık hikâyenin merkezine yürüyor
Yeni kuşak kadın karakterlerin klasik prenses anlatılarından en büyük farkı, hikâyelerinin gerçekten başrolü olmalarıdır. Artık kadın karakterler sadece olayların başına geldiği kişiler değil; olayları başlatan, değiştiren ve yön veren kişiler olarak kurgulanıyor.
Yeni dönem anlatılarda kadınlar, kendi kararlarını veriyor, yolculuğa kendi çıkıyor, hata yapıyor, gerektiğinde öfkeleniyor, en baştan öğreniyor, başarısız da oluyor ama sonunda kendilerini kurtarıyorlar. Ve bu değişim aslında çok önemli bir kültürel kırılmayı bize gösteriyor. Çünkü kadın karakterler artık yalnızca “iyi kalpli” olmak zorunda değil; gerçek olmak için de alan buluyor.
Eski prenses anlatılarında kadınların temel amaçları, seçilmek, sevilmek ve kabul görmek iken; yeni feminist okumalarda kadın karakterlerin amacı gittikçe kendini tanımak, özgürleşmek, kendi hayatını kurmak haline gelmeye başlıyor. Bu nedenle bugünün Külkedisi, belki de artık baloya gitmek istemiyor. Çünkü görünür olmak için değişmek zorunda kalmak istemiyor.
Belki de cam ayakkabıyı değil, artık kendi yolunu seçmek istiyor. Ve belki de masalın asıl dönüşümü kadınların sonunda prenslerden vazgeçmesinde değil, kendi hikâyelerinin merkezine yerleşmesinde başlıyor.
Disney’de değişen prenseslik modeli
Disney prensesleri sadece animasyon sinemasının karakterleri değil; toplumun kadınlara dair hayallerini, beklentilerini ve korkularını yansıtan kültürel figürlerdir. Bu nedenle Disney’in kadın karakterlerinde yaşanan değişimler için toplumsal cinsiyet düşüncesindeki dönüşümün popüler kültürdeki karşılığı diyebiliriz.
İlk dönem prensesler çoğu zaman sessiz, pasif, romantik kurtuluş bekleyen karakterlerdi. Hikâyelerinin odak noktasında aşk vardı ve “mutlu son” çoğunlukla bir erkek tarafından seçilmek anlamına sahipti. Fakat zamanla Disney masallarının anlatı tarzı gözle görülür bir şekilde değişti. Kadın karakterler artık sadece güzel olmakla değil, düşünmekle, karar vermekle, hata yapmakla ve mücadele etmekle de var olmaya başladı. Bu dönüşüm tabii ki kusursuz değildi. Ancak ne olursa olsun Disney prenseslerinin yıllar içinde daha bağımsız, daha karmaşık ve daha özne karakterlere evrilmesi, feminist tartışmalar açısından bakıldığında çok güçlü bir kültürel devrim yarattı.
Bu devrimi çok daha yakından incelemek için öncelikle geçiş dönemi karakterlerini ele almalıyız. Bu dönem, klasik “bekleyen prenses” modelinden çıkışın yavaş yavaş da olsa başladığı evre olarak okunabilir. Kadın karakterler hâlâ romantik anlatıların içindedir ama artık soru sorarlar, dünyayı merak ederler, kurallarla çatışırlar ve sadece aşk için var olmazlar.
Bu çerçevede ele alabileceğimiz ilk karakter ise Güzel ve Çirkin masalının prensesi Belle. Kitap okuyan ve sorgulayan prenses olarak bilinen Belle, Disney tarihinde önemli bir kırılma noktası olarak kabul edilir. Çünkü o, sadece güzel bir karakter değildir; aynı zamanda düşünen, okuyan, sorgulayan ve bulunduğu çevreye ait hissetmeyen bir genç kadındır. Kasabadaki insanlar Belle’i “tuhaf” bulur çünkü sürekli kitap okur, merak eder ve kendisine çizilen sıradan kadınlık rolüne uymaz. Bu nedenle Belle feminist düşünürler tarafından uzun süre “ilk feminist Disney prensesi” olarak yorumlandı.
Bu dönemin bir diğer önemli karakteri ise ataerkil sistemle doğrudan bir çatışma halinde olan Mulan. Bu anlatı, Disney tarihinde en radikal kırılmalardan biri olarak kabul ediliyor. Çünkü Mulan’ın hikâyesi sadece aşk etrafında ilerlemez; doğrudan toplumsal cinsiyet rolleriyle çatışır. Mulan, erkek kılığına girer, savaşa katılır, fiziksel cesaret gösterir ve “kadınların yapamayacağı” düşünülen alanlara girer. Bu yönüyle karakter, ataerkil sistemin kadınlık tanımını doğrudan sorgular.

Görsel Kaynağı: mentalfloss.com
Aşk yerini mücadele ve dayanışmaya bırakıyor
2000’li yıllardan sonra Disney prenses anlatılarında çok daha belirgin bir dönüşüm hissedilmeye başladı. Yeni kuşak kadın karakterlerin hikâyeleri artık yalnızca aşk üzerine inşa edilmedi. Bu karakterler, kendi yolculuklarına çıkıyor, kimlik arayışı yaşıyor, liderlik ediyor, topluluklarını koruyor ve kendi korkularıyla yüzleşiyor. Ve en önemlisi de “Mutlu son” artık sadece bir prensle evlenmek anlamını taşımıyor.
Frozen, Disney’in klasik “gerçek aşk kurtarır” formülünü ezip geçen en güçlü yapımlardan biri. Filmin odağında iki kız kardeşin ilişkisi, korku, bastırılmışlık ve özgürleşme var. Özellikle Elsa karakteri feminist okumalar açısından çok önemli bir sembole dönüştü. Çünkü Elsa, duygularını bastırmak zorunda bırakılmış, kendisinden korkması öğretilmiş, “fazla” bulunmuş bir karakter. Filmin en çarpıcı kırılma noktası ise kurtuluşun aşkla değil, kız kardeş sevgisiyle gelmesidir. Bu, Disney tarihinde çok büyük bir dönüşüm olarak tanımlanabilir. Çünkü ilk kez “gerçek aşk” romantik bir erkek figürüyle değil, kadınlar arası dayanışmayla ilişkilendirilir.
Disney’in kendi yolunu çizen prensesi olarak bilinen Moana hikâyesi ile klasik prenses anlatısından neredeyse tamamen ayrılır. Çünkü hikâyede romantik partner, kurtarılma anlatısı, seçilme meselesi yoktur. Moana keşfeder, liderlik eder, toplumunu korur ve kendi korkularıyla yüzleşir. Onun hikâyesi bu yüzden romantik bir hikaye değil; bir kimlik ve dönüşüm hikâyesidir. Bu perspektiften baktığımızda Moana, feminist popüler kültürde önemli bir yere sahiptir. Çünkü kadın karakter ilk kez sadece “güçlü kadın” klişesiyle değil; öğrenen, korkan, gelişen bir insan olarak kurgulanır. Ve belki de en önemlisi, Moana’nın hikâyesinde prens yoktur çünkü hikâyenin odağında zaten kendisi vardır.

Görsel Kaynağı: reddit.com
Peki feminizm açısından Disney evreninde ne değişti?
Daha önce de bahsettiğimiz gibi Disney prensesleri zamanla beklemek yerine hareket eden, seçilmek yerine seçilen, susmak yerine konuşan karakterlere dönüştü. Yeni kuşak prensesler artık hata yapabiliyor, öfkelenebiliyor, lider olabiliyor ve en önemlisi de yalnızca aşk ile tanımlanmıyor. Peki sadece bunlar yeterli mi? Elbette ki değil.
Disney masalları feminist düşünce açısından hala kusurlu. Çünkü güzellik baskısı yine devam ediyor. Çoğu prenses hâlâ ince, genç ve estetik normlara uygun bir portre çiziyor. Bazı yeni karakterler ise sadece “güçlü kadın markası” haline getiriliyor. Yani sistem kadınları özgürleştirmek yerine yeni bir “mükemmel kadın” modeli üretebiliyor. Ve feminizm tarafında bir diğer sorun da temsil. Engelli prensesler, queer temsiller, farklı beden tipleri ve sınıfsal çeşitlilik ne yazık ki hala Disney anlatılarında görebildiğimiz şeyler değil. Bu nedenle Disney kurgularının feminist düşünceye tam uyumlu olabilmesi için kat etmesi gereken çok yol var. Her şeye rağmen Disney’in dönüşümü umut verici.
Disney masalları aslında hepimizi anlatıyor
Disney masalları aslında hepimizi anlatıyor çünkü Disney prensesleri sadece çocukluğumuzun figürleri değil; aynı zamanda kadınlık hayallerimizi, korkularımızı ve beklentilerimizi taşıyan semboller. Belki de bu masallar hayata nasıl baktığımızı daha çok küçük yaşta şekillendirdiği için de çok şey ifade ediyor. Ve büyüdükçe bazı prenseslerle birçok ortak yönümüz olduğunu fark ediyoruz. Aile içi baskı, görünmeyen kadın emeği, kadın rekabeti ve özgürleşme arzusu gibi kavramlarla ne yazık ki sadece o parıltılı masallarda değil, gerçek hayatta da sürekli karşılaşıyoruz.
Disney zaman geçtikçe dönüşüyor. Ve o dönüşüp kadın karakterler değiştikçe, toplumun kadınlardan bekledikleri de değişime uğruyor. Ama belki de asıl mesele prensesin gerçekten özgür olup olmadığı değil, hikâyeyi kimin yazdığı.
Ve Külkedisi artık kurtarılmak istemiyor. Çünkü artık hepimiz biliyoruz ki kurtarılmak ile özgürleşmek aynı noktada durmuyor.
Kaynakça:












