Yazar: 1:49 pm Köşe Yazıları

Gülistan Doku dosyasının politikası: Cezasızlık, devlet ve hakikat

Kadın cinayetleri politiktir; ancak her dosyanın politikası aynı değildir. Gülistan Doku dosyası, kadınların yaşam hakkının yanı sıra cezasızlık, devletin hesap verebilirliği ve hakikate ulaşma hakkı üzerine de düşünmeyi gerektiriyor.

“Kadın cinayetleri politiktir”

Kadın cinayetleri politiktir. Bu cümleyi yıllardır kuruyoruz ve kurmaya devam etmeliyiz. Çünkü bir kadının öldürülmesi, kaybolması ya da başına gelenlerin koşullarının açıklığa kavuşturulamaması, yalnızca iki kişi arasında yaşanmış özel bir mesele değildir.

Kadınların yaşam hakkını belirleyen toplumsal cinsiyet ilişkileri, erkeklik biçimleri, devlet politikaları, hukuk mekanizmaları ve cezasızlık kültürü bu dosyaların içinde mutlaka bir yer tutar. Fakat “kadın cinayetleri politiktir” demek, bütün vakaların aynı olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu cümleyi gerçekten ciddiye alıyorsak her kadının hikâyesini kendi siyasal, toplumsal ve tarihsel bağlamı içinde ele almak zorundayız. Çünkü bir kadına yönelik şiddetin faili ile o şiddetin soruşturulmasında sorumluluğu bulunan mekanizmalar aynı şey değildir. Bir vaka bireysel erkek şiddetinin sonucu olabilir; başka bir dosya aile, çevre, kurumlar ve hukuk arasındaki ilişkilerin ürettiği bir cezasızlık zincirini gösterebilir. Bazı dosyalarda ise devlet kurumlarının ihmali, güvenlik anlayışı ve hesap verebilirlik meselesi tartışmanın merkezine yerleşebilir.

Gülistan Doku dosyasını da tam olarak bu nedenle kendi özgünlüğü içinde okumak gerekiyor.

Gülistan Doku dosyası bize ne soruyor?

Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’den beri kendisinden haber alınamayan 21 yaşındaki bir üniversite öğrencisidir. Dosyanın hukuki niteliği yıllar içinde tartışılmış, yeni deliller ortaya çıktıkça soruşturma farklı suçlamalar üzerinden genişletilmiştir.

2026 yılında soruşturma kapsamında çok sayıda gözaltı gerçekleştirilmiş, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel de soruşturma kapsamında gözaltına alınmıştır. Aynı süreçte kamu görevlilerinin olası ihmallerinin incelenmesi için müfettişler görevlendirilmiştir. Dolayısıyla bugün Gülistan Doku dosyasına ilişkin kesinleşmiş bir “cinayet” hükmünden söz edemeyiz. Fakat tam da bu hukuki belirsizlik, dosyanın politik önemini azaltmıyor tersine artırıyor. Çünkü altı yılı aşan bir zamanın ardından hâlâ sorulan temel soru değişmemiştir:

Gülistan Doku’ya ne oldu?

Burada mesele yalnızca Gülistan’ın başına ne geldiği değildir. Mesele, bir genç kadının kaybolmasının ardından devletin elindeki imkânların gerçeği ortaya çıkarmak için nasıl kullanıldığı ya da kullanılmadığıdır. Çünkü devlet dediğimiz şey yalnızca polis, savcı, mahkeme ve bürokrasi değildir. Devlet aynı zamanda kayıt tutma gücüdür. Kamera görüntülerine erişme gücüdür. Telefon kayıtlarına ulaşma gücüdür. Delili koruma gücüdür. Arama yapma gücüdür. Tanıklara ulaşma gücüdür. Soruşturmayı derinleştirme gücüdür. Ve en önemlisi, gerçeğin ortaya çıkmasını sağlayabilecek bütün bu araçların nasıl kullanılacağına karar verme gücüdür. Bu nedenle devletin gücü yalnızca suçluyu yakalama gücü değildir hakikati ortaya çıkarma sorumluluğudur.

Gülistan Doku dosyasının bizi götürdüğü zor sorulardan biri tam da burada başlıyor.

Türkiye’nin yakın tarihine baktığımızda, uzun yıllar süren çatışmaların yalnızca insanların hayatlarını değil, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi de etkilediğini görürüz. Olağanüstü güvenlik politikalarının hâkim olduğu dönemler; kamu gücünün sınırları, güvenlik kurumlarının yetkileri ve bu kurumların hesap verebilirliği üzerine önemli tartışmalar yaratmıştır. Savaşın toplumsal mirası yalnızca çatışma döneminde yaşananlarla sınırlı değildir. Uzun yıllar süren çatışmalar, hukukun sınırları, devlet kurumlarının hesap verebilirliği ve güvenlik anlayışı üzerinde de iz bırakabilir. Silahların susması, savaşın ürettiği bütün ilişkilerin ve zihniyetlerin aynı anda ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu nedenle Gülistan Doku dosyasını yalnızca “bir kadın kayboldu” cümlesiyle anlatmak bana eksik geliyor. Burada daha ağır bir soru vardır: Bir ülkenin çatışmalı geçmişi, güvenlik politikaları ve hesap verebilirlik sorunları, kadınların adalete erişimini nasıl etkiler?

Savaşın kadınlar üzerindeki etkisi yalnızca çatışma sırasında yaşanan şiddetle sınırlı değildir. Savaş ve militarizm; erkeklik biçimlerini, devlet-toplum ilişkilerini ve şiddetin meşrulaştırılma biçimlerini de etkileyebilir. Şiddetin dili yalnızca silahlı çatışma alanında kalmayabilir; gündelik hayata, aileye, sokağa, üniversiteye, işyerine ve kurumlara taşınabilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın ürettiği toplumsal ilişkilerin de kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Gülistan’ın dosyasını bu tarihsel arka planla birlikte düşünmek, dosyanın ortaya çıkardığı soruları daha geniş bir bağlama yerleştirmemizi sağlayabilir. Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir:

Gülistan Doku’nun dosyasındaki her karanlık noktayı doğrudan “savaşın sonucu” ilan edemeyiz. Bunu söylemek için hukuken ortaya konmuş delillere ihtiyaç vardır.

Ancak Türkiye’nin çatışmalı tarihiyle birlikte tartışılan cezasızlık ve hesap verebilirlik sorunlarını, bu dosyayı anlamak için toplumsal bir bağlam olarak ele alabiliriz. Çünkü toplumsal bilimlerin görevi yalnızca “Fail kim?” sorusunu sormak değildir. Aynı zamanda “Hangi koşullar bazı insanların ya da kurumların hesap vermesini zorlaştırıyor?” sorusunu da sormaktır. Kadınlara yönelik şiddeti politik yapan şeylerden biri de budur.

Her dosyanın politikası aynı değildir

Bir kadına yönelik şiddete yalnızca fail üzerinden bakarsak, meseleyi bireyselleştiririz. O kadının daha önce maruz kaldığı tehditleri, çevresindeki erkeklik ilişkilerini, devletin koruma mekanizmalarını, kolluğun yaklaşımını, savcılığın tutumunu, mahkemelerin kararlarını ve toplumun şiddete ilişkin kabullerini görmezden gelirsek, şiddetin politik yapısını da gözden kaçırırız. Fakat bunun tersini yapmak da aynı derecede hatalıdır. Her vakayı tek bir büyük siyasi açıklamaya indirgemek, o dosyanın özgünlüğünü ortadan kaldırır. Bu nedenle benim için doğru cümle şudur:

Kadın cinayetleri politiktir; fakat her kadın cinayetinin politikası aynı değildir.

Bir kadın cinayetinde patriyarkanın gündelik biçimleri öne çıkabilir; bir diğerinde aile ve toplumsal baskı belirleyici olabilir. Başka bir dosyada erkeklik ve ekonomik bağımlılık ilişkileri öne çıkarken, bazılarında devlet kurumlarının ihmali ve cezasızlık mekanizmaları tartışmanın merkezine yerleşebilir.

Gülistan Doku dosyası ise bütün bunların yanında bizi devletin gücü, güvenlik politikaları ve hesap verebilirlik arasındaki ilişkiyi sorgulamaya zorluyor. Bu nedenle Gülistan’ı yalnızca “kaybolan kadın” kategorisine koymak da yeterli değildir. Çünkü Gülistan’ın hikâyesi aynı zamanda bir devlet hafızası meselesidir.

Devlet neyi kaydeder? Neyi unutur? Hangi görüntüyü saklar? Hangi veriye ulaşır? Hangi delili korur? Hangi iddiayı ciddiye alır? Ve en önemlisi, bir ailenin yıllardır sorduğu “Kızımız nerede?” sorusuna nasıl cevap arar? Bunlar teknik sorular değildir. Bunlar demokrasi sorularıdır. Çünkü demokratik devlet yalnızca vatandaşından hesap isteyen devlet değildir. Vatandaşına karşı da hesap verebilen devlettir.

2026’da soruşturmanın genişlemesi

Gülistan Doku dosyasında kamuoyunun beklentisi de tam olarak budur. Gülistan’ın akıbetinin bütün yönleriyle ortaya çıkarılması ve varsa suçların ya da ihmallerin, makamı ve konumu ne olursa olsun hukukun önünde değerlendirilmesi. Nitekim 2026 yılında soruşturmanın genişletilmesiyle birlikte dosyada yalnızca Gülistan’ın akıbetine ilişkin şüpheler değil, delillerin korunması ve kamu görevlilerinin olası sorumlulukları da yeniden gündeme geldi.

Bu kapsamda dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, 17 Nisan 2026’da “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçuna ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Sonel aynı süreçte İçişleri Bakanlığı tarafından açığa alınırken, hakkındaki iddiaların incelenmesi amacıyla mülkiye müfettişi görevlendirildi. Aynı dönemde, Gülistan’ın 31 Aralık 2019’da Tunceli Devlet Hastanesine yaptığı girişe ilişkin kaydın daha sonra silindiği bilgisinin soruşturma dosyasına girdiği de ortaya çıktı. Tunceli Valiliği de soruşturma kapsamında “hiçbir kişi ya da makamın hukukun üstünde olmadığı” vurgusunu yapmıştır.

Bu dosya, Türkiye’de bir kadın kaybolduğunda devletin hangi imkânlarının devreye girdiğini, hangilerinin ise neden yeterli olmadığını sorgulatan bir sınava dönüşmüştür. Çünkü bazen bir kadın cinayeti yalnızca bir cinayet dosyası değildir. Bazen bir ülkenin hukuk anlayışının röntgenidir. Bazen bir devletin hesap verebilirlik kapasitesinin ölçüsüdür. Bazen savaşın toplumda bıraktığı tortunun nerelere kadar uzandığını gösterir. Ve yıllarca “devletin güvenliği” üzerine konuşan kurumlara başka bir soru yöneltir:

Peki yurttaşın güvenliği kimin sorumluluğudur?

Bu soru özellikle kadınlar açısından önemlidir. Çünkü kadınlar çoğu zaman hem özel alandaki erkek şiddetiyle hem de kamusal alandaki kurumsal ihmalle aynı anda mücadele etmek zorunda kalırlar. Bir erkek kadını tehdit eder; kadın devlete başvurur. Bir kadın kaybolur; ailesi devlete başvurur. Bir kadın öldürülür; ailesi adalet ister. Devletin görevi burada yalnızca suçluyu bulmak değildir. Kadının yaşam hakkını koruyacak mekanizmaları çalıştırmaktır. Bu mekanizmaların işlememesi ise yalnızca bürokratik bir aksaklık olarak görülemez; kadınların adalete ve korunmaya erişimini doğrudan etkileyebilir.

Cezasızlık tam da burada devreye girer. Cezasızlık, “kimse suç işlemedi” anlamına gelmez. Cezasızlık; bir suç iddiasının yeterince araştırılmaması, delillerin zamanında toplanmaması ya da korunmaması, soruşturmanın gecikmesi veya kamu gücünü kullananların olası sorumluluklarının yeterince incelenmemesi gibi biçimlerde de ortaya çıkabilir. Bu nedenle cezasızlık yalnızca mahkeme salonunda üretilmez. Soruşturmanın ilk gününde başlar. Gülistan Doku dosyasının yıllar sonra yeniden genişletilmesi, bu açıdan yalnızca hukuki bir gelişme değildir. Aynı zamanda şu soruyu yeniden önümüze koymaktadır:

Adalet neden bu kadar geç gelir?

Bir toplumda adaletin gecikmesi sıradanlaştırıldığında, zaman yalnızca mağdurun aleyhine işlemez. Zaman geçtikçe deliller kaybolabilir, hafıza zayıflayabilir ve sorumluluğun sınırları bulanıklaşabilir. Bu nedenle kayıp, şüpheli ölüm ve cinayet dosyalarında zamanın kendisi bile politik bir unsura dönüşebilir.

Gülistan’ın ailesinin yıllardır sürdürdüğü mücadele de bu nedenle yalnızca bir ailenin kızını arama mücadelesi değildir. Aynı zamanda dosyanın unutulmaması ve hakikatin ortaya çıkarılması için sürdürülen bir adalet mücadelesidir.

“Unutmadık” demektir.
“Dosyayı kapatmayın” demektir.
“Kızımızın akıbetini açıklayın” demektir.

Ve belki de en önemlisi, “Hiçbir makam, hiçbir güç, hiçbir siyasi dönem bir insanın yaşam hakkından daha büyük değildir” demektir.

Kadın cinayetleri politiktir. Ama onları politik yapan yalnızca erkek egemen toplum değildir. Bazen onları politik yapan, cinayetin ardından kurulan sessizliktir. Bazen soruşturmanın gecikmesidir. Bazen devlet kurumlarının birbirine bakarak beklemesidir. Bazen güçlü insanların çevresinde oluşan dokunulmazlık alanıdır. Bazen de savaşın ve güvenlik siyasetinin yarattığı karanlığın hukuk alanına sızmasıdır.

Her dosya aynı soruyu sormaz

Bu nedenle Gülistan Doku dosyasını kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümleriyle aynılaştırmadan, fakat kadınların adalet mücadelesinden de koparmadan düşünmek gerekir.

Münevver Karabulut cinayeti; erkek şiddetinin yanı sıra güç, sınıf ve medyanın kadın cinayetlerini ele alış biçimi üzerine de tartışmalar yarattı. Şule Çet dosyası ise başlangıçta intihar şüphesi üzerinden değerlendirilen bir kadın ölümünde gerçeğin ortaya çıkarılması için verilen hukuk ve kadın mücadelesini görünür kıldı. Özgecan Aslan’ın öldürülmesi ise kadınlara yönelik şiddete karşı Türkiye çapında büyük bir toplumsal tepkinin ortaya çıktığı kırılma noktalarından biri oldu. Kadın hareketinin yıllardır sürdürdüğü mücadele ise kadın cinayetlerinin yalnızca tek tek erkeklerin “kişisel suçu” olarak görülmesine itiraz etti.

Gülistan Doku dosyası ise başka bir soruyu daha sert biçimde önümüze getiriyor: Bir kadın kaybolduğunda, devletin elindeki güç ve bilgi neden gerçeği ortaya çıkarmaya yetmiyor ya da bu güç neden yıllar sonra başka türlü harekete geçiyor? Bu sorunun cevabı yalnızca Gülistan’ın dosyasında değil, Türkiye’nin hukuk, güvenlik ve hesap verebilirlik tartışmaları içinde de aranmalıdır. Çünkü savaşın karanlığı yalnızca dağlarda kalmaz. Bazen kurumların hafızasına yerleşir. Bazen güvenlik diline dönüşür. Bazen “devlet sırrı” ile “kamusal sorumluluk” arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Bazen de toplumun bir kesiminin başına gelenleri diğerlerinden daha az önemli görmeye başlar. Kadınların mücadelesi bu nedenle yalnızca cinayetlerin faillerini bulma mücadelesi değildir.Aynı zamanda hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırma mücadelesidir.

Ve Gülistan Doku dosyasının bize sorduğu en ağır sorulardan biri belki de şudur: Bir devlet, kendi kurumlarının olası hata ve ihmallerini de sorgulayarak bir kadının akıbetini ortaya çıkarabilecek kadar hesap verebilir midir? Çünkü gerçek devlet gücü, yalnızca insanları denetleyebilmek değildir. Gerçek devlet gücü, kendi içindeki yanlışla da yüzleşebilmektir. Kadınların adalet talebi tam da burada devletle karşı karşıya gelmez; aslında demokratik devlet fikrini sınar. Ve belki Gülistan Doku dosyasının bize bıraktığı en önemli sorulardan biri de budur: Bir kadının akıbetinin yıllarca açıklığa kavuşturulamaması, devletin hesap verebilirliği hakkında bize ne söyler?

Gülistan nerede, hukuk neredeydi?

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, Gülistan’ın hikâyesini bir “gizem” olarak tüketmek değil; hakikat, cezasızlık, devlet gücü, savaşın toplumsal mirası ve kadınların yaşam hakkı arasındaki ilişkiyi sorgulamaktır. Çünkü Gülistan Doku’nun hikâyesi yalnızca “Gülistan nerede?” sorusundan ibaret değildir. Bir de şu soru vardır: Gülistan’ın kaybolduğu yerde hukuk neredeydi? Ve belki daha önemlisi:Bir kadın için hukuk neden bazen bu kadar geç geliyor?

Kadın cinayetleri politiktir. Ama her cinayetin kendi siyaseti vardır. Onları gerçekten anlamak istiyorsak bütün kadınların hikâyelerini aynı kalıba sokmak yerine, her dosyanın etrafında kurulan iktidar ilişkilerine ayrı ayrı bakmalıyız.

Çünkü bazı kadınlar bir erkek tarafından öldürülür. Bazıları bir aile tarafından susturulur. Bazıları toplum tarafından yalnız bırakılır. Bazıları kurumların ihmali içinde kaybolur. Bazı dosyalarda ise yalnızca olası failleri değil, cezasızlık ve kurumsal hesap verebilirlik sorunlarını da tartışmak zorunda kalırız.

Gülistan Doku dosyasının asıl ağırlığı belki de tam buradadır. Bir kadın kaybolduğunda yalnızca onu aramayız. Devletin hafızasını, hukukun sınırlarını ve toplumun karanlıkta bırakılan alanlarını da sorgularız.

Kadınların adalet mücadelesi bize bir kez daha şunu söyler:

Hiçbir kadın karanlıkta kaybolmamalıdır. Hiçbir dosya zamanın içinde erimemelidir. Hiçbir makam hakikatin üzerinde olmamalıdır.

Kaynakça:

  • T.C. Tunceli Valiliği, “Gülistan Doku Soruşturması Kapsamında Değerlendirme”, 24 Nisan 2026.
  • Anadolu Ajansı, “Eski Tunceli Valisi Sonel, Gülistan Doku soruşturmasında gözaltına alındı”, 17 Nisan 2026.
  • Anadolu Ajansı, “Gülistan Doku’nun Tunceli Devlet Hastanesine giriş kayıtlarının silindiği bilgisi dosyada”, 17 Nisan 2026.
  • T.C. Adalet Bakanlığı, Gülistan Doku soruşturmasının yeniden ve tüm yönleriyle ele alınmasına ilişkin Bakanlık açıklaması, 2026.
  • Demirören Haber Ajansı (DHA), Gülistan Doku soruşturmasında 2026 yılında gerçekleştirilen yeni gözaltı ve soruşturma işlemlerine ilişkin haberler.
  • Ankara Üniversitesi SBF Dergisi (DergiPark), kadın cinayetleri, medya temsilleri ve toplumsal cinsiyet bağlamında Münevver Karabulut ve Özgecan Aslan vakalarını ele alan akademik çalışma.
Visited 23 times, 1 visit(s) today
Close