Yazar: 5:04 pm Köşe Yazıları

EVDE KALDIK

Takvimleri biraz geriye sararak başlayacağımız bir tür komedi sarmalına hoş geldiniz.

Türkiye, cumhuriyet rejimine geçtiğinden beri çocuk doğum oranlarında ve dolayısıyla nüfusuna oranla “genç ve orta yaşlı” potansiyel üretici insan kaynağında hiçbir dönem sorun yaşamamış, grafikler hep yukarı yönlü hareket halinde olmuştur.
Öyle ki, 1990’ların ortalarında kadın başına ortalama 2,76 olan çocuk doğurganlık hızıyla Türkiye, gelişmekte olan ülkeler arasında liste başı konumundaydı.

Peki, ne oldu da bugün ülke tarihinin en düşük doğum oranları yüzünden hükümet alarma geçti?
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre çocuk doğurganlık hızı 1,47’ye gerilemiştir. Bu, nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,10’un oldukça altındadır.

Hükümetin sık sık “en az 3 çocuk” çağrıları yaptığı, doğum kontrolünü ülke için ihanet olarak değerlendirdiği söylemler henüz hafızalardan silinmedi. Yeni yıl “Aile Yılı” ilan edilerek aile kurmayı teşvik edecek çeşitli maddi destekler ve politikalar açıklanmıştı.
Evlilik demişken, son 20 yıldaki evlilik oranlarındaki kaba evlenme hızı da yaklaşık %27’lik bir düşüş yaşamıştır.

Şimdi verdiğimiz bu bilgiler ışığında biraz “evlenmeme ve doğurmama” durumlarını irdeleyelim.
Faizin sebep, enflasyonun netice olduğunu bilen üst devlet aklı, sebep-sonuç ilişkisini yine kurmakta zorluk çekiyor olmalı ki çocuk doğum oranlarının düşmesini gençliğin “bireysel yaşam” arzusuna bağlıyor.

Ülke demografisinin tepetaklak olmasının temel sebebi gençlerin bireysel hayat yaşama istekleri değil, evliliği idame ettirecek gereklilikleri edinememeleridir.
Güncel enflasyon oranı yıllık bazda %68 olan bir ülkede evlilik desteği için “150 bin TL” destek ile ancak bir dönem Avrupa’nın bizi kıskanmasına sebep olan “buzdolabı” ve onun renktaşı aletlerin sadece bir kısmı alınabiliyorken biz “hangi” parayla evlenelim?

Ufak çaplı depremlerde bile kapısı bacası çatlayan evlerin kirasının asgari ücretten fazla olduğu mahallelerde “neye” güvenerek oturalım?

Kadın bedeni üstünde tahakküm kurmak istercesine doğum şeklinin bile dayattırılmaya çalışıldığı bir ülkede “nasıl” doğuralım?

Çocuğumuzun, “kaykay” almak için gittiği halk pazarında bıçaklanmayacağını, okul çıkışı ne idüğü belirsiz burkalı bir mülteci tarafından kaçırılmayacağını yahut ekmek almak için fırına giderken sokak köpekleri tarafından parçalanmayacağını ve hatta demokratik hakkı olan “protesto” hakkını kullanırken yaka paça gözaltına alınıp dövülüp işkence edilmeyeceğini; somut delil ve gerekçeler olmadan hapislerde mahkûm edilemeyeceğini “kimin” sağladığı güvenlik ve adalet mefhumlarına yaslanarak yaşayacağını nasıl bilebiliriz?

Bilimden ve dünya gerçeklerinden uzak “sarıklı” zihniyetin tekelindeki eğitim sistemine ve lavabolarında “sabun, peçete” bulunmayan okullarda çocuklarımız “ne” öğrenecekler?

Kâğıda dökerken bile tedirgin olduğum sorular ve benzeri onlarca sorun, 21. yüzyıl Türkiye hakikatlerinin bizzat kendisidir.
Bu kadar sorun ve “muallak” içindeyken evlenmeyi ve üremeyi bir kenara bırakın, “yaşam” mücadelesi veren Türk gençliği muhakkak kendi çıkış yolunu yine kendi tayin edecektir. Ancak şunu da unutmamak gerekir;
Birileri “sınıfta kaldığı” için bizler “evde kaldık”…

Not: Başlık eleştirel mizah içermektedir.

Visited 9 times, 1 visit(s) today
Close