Kadınların kendi duygusal deneyimlerinden şüphe etmesi, yani “Ben mi abartıyorum?”, “Fazla mı hassasım?, “Yanlış mı anladım?” diye düşünerek, duygularını, hissettiklerini kendi kendine geçersiz kılmalarından bahsediyorum. Bakın burada ince bir ayrım var. Acaba “Bende bir sorun mu var?” diye düşünmeye ışık hızıyla meyletmek, kendisini gerçekçi şekilde sorgulayarak objektif bakan biri olmaktan farklıdır. Tabii ki öz eleştiri yapalım, tabii ki yaptığımız hataları fark edip kendimizi geliştirerek yolumuza devam edelim. Bunların hiçbiri hissettiklerimizi reddetmek anlamına gelmiyor.
“Acaba ben mi abartıyorum?”
“Acaba ben mi abartıyorum?’’… İlk bakışta bir özgüven problemiyle ilgili bir mesele olarak görünüyorsa eğer bu gözünüze, hadi gelin burayı tekrar ele alalım. Bu kendinden şüphelenme halini yalnızca bireysel bir durum değil de toplumsal düzenin bir çıktısı olarak düşünelim. Kadınlardan toplumsal hayatın içinde nasıl olmaları isteniyor? Hangi ihtiyaçları karşılamaları bekleniyor? Nasıl bir rol biçiliyor?
Bakar bakmaz aslında göreceğimiz şeylerden bir tanesi şu ki kadın, öncelikle ev hayatı içinde bir ötekinin ihtiyaçlarını karşılayan birincil kişi olarak konumlandırılmak isteniyor. Çocukların büyütülmesi, hastaların ve yaşlıların bakımı, evin düzeninin ve temizliğinin sürdürülmesi ilk akla gelenler. Bu, kadınlar söz konusu olduğunda sıklıkla bahsedilen bir durum. Biraz daha ayrıntılı bakınca yalnızca ihtiyaçları karşılamaları değil, beslenme, hijyen, hasta bakımı gibi konularda destek henüz talep edilmeden kadının saçını süpürge etmesi beklenmektedir. Bunun yanı sıra çevrelerindeki duygusal ihtiyaçları da sezerek sessizce pansuman yapılması, öfkeli bir eş veya bir ebeveynin öfkesinin yatıştırılması da toplumsal olarak kadına yüklenen görevlerdendir. Ayrıca sıklıkla şöyle cümleler duymak da mümkündür: “Adam iyi değil fakat eşinde de iş yok, kadın onu düzgün bir hale getiremedi. Yani bir heykeltıraş olarak kadın… Çoktan yetişkin olan bir kişiyi şekillendirmesi beklenen kadın.

Görsel Kaynağı: tr.pinterest.com
İş hayatında kadına yüklenen sorumluluklar
Durum iş yerlerinde de göze ilk başta açıkça görünmese de benzerdir. Mesela eğer bir öğretmen kadınsa, öğrencisinin duygusal ihtiyaçlarıyla daha çok ilgilenmesi beklenebilir veya doktor kadınsa kan testinin sonucunu şefkatli bir ses tonuyla vermemesi rahatsız edici bulunurken kadın değilse kendisinden zaten böyle bir duygusal emek beklenmediği için bu normal karşılanmaktadır. Kadının her daim tebessüm ederek, karşısındakini hoş hissettirerek yani duygusal emek vererek işini yapması beklenmektedir.
Tüm bu beklentileri açık bir şekilde konuşmayı önemli buluyorum çünkü bir kadından, diğer hiçbir özelliği fark etmeksizin ondan nelerin beklendiğini fark etmek, bu beklentilerin ne kadar gerçekçi veya ne kadar gerçek dışı olduğunu değerlendirebilmemizi kolaylaştıracaktır. Bu beklentiler, toplumun tamamına yerleşmiş olabilir. Kadınlar, bu sistem içinde uzun yıllardır kendilerine biçilen bu rollerin taşıyıcısı olarak maddi ve çoğu zaman manevi bir karşılık almamaktadır. Bu; hepimizin içinde büyüdüğü, öğrendiği ve zaman zaman yeniden ürettiği bir düzen. Örneğin bir anne de kız çocuğuna “iyi kadın” olmayı, kendinden önce başkalarını düşünmek, her şeyi idare etmek, fedakar olmak, alttan almak ve bunlar için bir karşılık beklememek üzerinden öğretebilir. Çünkü kendisi de böyle öğrenmiştir. Bunları kendi doğasına, biyolojisine dair özellikler ve “normal” bir kadında bulunması gereken özellikler olarak öğrenmiştir.

Kadının kendine dair sorgusu
Tüm bu sebeplerle kadın; yorulduğunda, sonsuz görevlerini en iyi şekilde ve tebessüm ederek yerine getiremediğinde, kendisinde bir bozukluk olabileceğine dair şüpheleri içinde büyütüp kendi duygusundan şüphe etmeye başlayabilir. Bunaldığında, “sorgulanamaz görevleri”ni yetişemediğinde “Acaba neden bu kadar yoruluyorum?”, bıkkınlık hissettiğinde “Ben mi abartıyorum?” diye sormaya meyleder.
Kişinin kendi hislerinden, duygusundan şüphelenmesi her zaman bir özgüven problemi değildir. Bazen insanın kendi ihtiyacını duymasını zorlaştıran şey, sistemli şekilde kulağımıza fısıldanarak büyütüldüğümüz, sorgulamaya kalkıştığımız anda hain ilan edileceğimiz o öğretidir: Bir kadının var oluş amacı gerekirse kendi ihtiyaçlarını yok sayarak yakın çevresindekilerin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bunu fark edince soru yavaşça değişir ve belki şuna benzer bir şey olur: “ Acaba benden bir insanın baş edebileceğinden çok daha fazla şey mi bekleniyor?”, “ Acaba benim neye ihtiyacım var?”.
Editörün Notu: Bu yazının yazarı Bedriye Dilara Şimşek, aynı zamanda 10 yılı aşkın süredir psikolog olarak çalışmaktadır. Yazıda yer alan değerlendirmeler, yazarın mesleki birikimi ve toplumsal cinsiyet alanındaki çalışmalarından beslenmektedir. KadınKöy bünyesinde ise yazar olarak görev almaktadır.













