Segmentasyon, tüketici personaları ve toplumsal cinsiyet kalıpları üzerine.
Bir markanın toplantı odasında olduğunuzu düşünün. Masada yeni bir ürün var. Ürünün kimlere hitap edeceği konuşuluyor. Birisi bilgisayarını açıyor ve hedef kitleyi anlatmaya başlıyor: “35 yaşında. Büyükşehirde yaşıyor. Çalışıyor. Zamanı kısıtlı. Kendine daha fazla vakit ayırmak istiyor.”
Buraya kadar kulağa makul geliyor. Ardından birkaç cümle daha ekleniyor: “Yaşlanmaktan endişe ediyor. İş ve aile arasında sıkışmış hissediyor. Kendini ihmal ettiği için suçluluk duyuyor. Biraz da şımartılmak istiyor.”
Bir dakika! Bu kadını gerçekten tanıyor muyuz, yoksa tanıdığımızı mı düşünüyoruz?
Pazarlamada hedef kitle belirlemek son derece doğal, hatta gerekli bir süreçtir. Sonuçta her ürün herkese hitap etmiyor; her tüketicinin ihtiyacı, önceliği ve satın alma motivasyonu da aynı değil. Bu nedenle markalar tüketicileri belirli özelliklere göre gruplandırıyor, araştırıyor ve bazen onlara bir isim, meslek, yaş ve yaşam hikâyesi vererek birer persona oluşturuyor.
Sorun, bu yöntemin kendisinde değil. Soru fark etmeden de olsa alışkanlıklarımızın, ön yargılarımızın elimizdeki verilerin yerini almasıyla başlıyor.
İlk yazımızda markaların kadınlara ne sattığını ve pazarlamanın toplumsal cinsiyetle ilişkisini ele almıştık. Şimdi biraz daha geriye gidelim. Peki markalar, bütün bu vaatleri hazırlarken nasıl bir kadın hayal ediyor? Ve hayal ettikleri kadınla gerçek kadınlar ne kadar örtüşüyor?

Pazarlama dilinde “kadın tüketici” kimdir?
Pazarlamada bir ürünü herkese anlatmaya çalışmak, çoğu zaman kimseye tam olarak ulaşamamak anlamına gelir. Bu nedenle markalar pazarı farklı özelliklere sahip gruplara ayırır. Buna pazar bölümlendirme ya da segmentasyon denir. Ardından hangi gruplara ulaşmak istediklerine karar verirler; bu aşama hedefleme olarak adlandırılır. Seçilen grubu daha iyi anlamak için oluşturulan temsili müşteri profili ise personadır.
Örneğin bir cilt bakım markası, ürününü yalnızca “kadınlara” sunmak yerine hassas cilde sahip, içerik araştıran, ürün seçerken fiyat-performans dengesini önemseyen tüketicilere odaklanabilir. Bu kişiler farklı yaşlarda, farklı gelir düzeylerinde ve farklı yaşam koşullarında olabilir. Onları bir araya getiren şey yalnızca cinsiyetleri değil, ortak ihtiyaçları ve satın alma motivasyonlarıdır.
İşte burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Bir tüketici grubunu anlamaya çalışmakla, o gruptaki herkesin aynı olduğunu varsaymak aynı şey değil.
Segmentasyon, doğru kullanıldığında markaların daha ilgili ürünler geliştirmesine ve daha anlamlı iletişim kurmasına yardımcı olabilir. Ancak bir kategori, tüketicinin bütün özelliklerini açıklayan bir etikete dönüştüğünde sorun başlar.
“Kadın tüketici” ifadesini ele alalım. Bu tanım bize bir kişinin teknolojiye, seyahate, finansa ya da kişisel bakıma ne kadar ilgi duyduğunu tek başına söylemez. Fiyat konusunda hassas olup olmadığını, hangi bilgileri araştırdığını ya da satın alma kararını neyin etkilediğini de açıklamaz. Buna rağmen pazarlama iletişiminde bazen cinsiyet, sanki diğer bütün özellikleri açıklayan bir kısayolmuş gibi kullanılabiliyor. Kadınlara duygular üzerinden, erkeklere mantık üzerinden ulaşılması gerektiği düşüncesi bunun tanıdık örneklerinden biri. Oysa bir reklamın duygusal olması yalnızca kadınlara hitap etmesi gerektiği anlamına gelmediği gibi, bir ürünün teknik özelliklerine ilgi duymak da belirli bir cinsiyete özgü değildir.
İyi bir persona, gerçek tüketiciyi anlamaya yardımcı olan bir araçtır. Gerçek tüketicinin yerine geçmeye başladığında ise araştırmanın değil, varsayımların ürünü hâline gelebilir.
Kadınlar reklamlarda değişiyor, peki pazarlama da değişiyor mu?
Reklamlarda artık yalnızca mutfakta yemek yapan, çocuğunun ihtiyaçlarıyla ilgilenen ya da güzelliğini korumaya çalışan kadınları görmüyoruz. İşinde söz sahibi olan, spor yapan, karar veren, kendi hayatıyla ilgili seçimler yapan kadınlar da reklamların bir parçası. Bu değişim önemli. Fakat bir sonraki soruyu sormadan geçmeyelim: Kadınların reklamlardaki rollerinin çeşitlenmesi, markaların kadın tüketiciyi anlama biçiminin de değiştiğini gösteriyor mu?
2026 yılında International Journal of Advertising dergisinde yayımlanan araştırma, 2007–2023 yılları arasında Türkiye’de Effie ödülü kazanmış 1.014 televizyon reklamını inceliyor. Araştırmada kadınların geleneksel olmayan rollerde temsil edilmesinde zaman içinde artış görülürken erkek karakterlerin ağırlıklı olarak geleneksel rollerle gösterilmeye devam ettiği belirtiliyor. Araştırmanın ikinci aşamasında ise 2023 yılına ait 56 reklam, toplumsal cinsiyet ve toplumsal ilerleme algısı açısından uzmanlar tarafından değerlendiriliyor.
Burada önemli bir ayrıntı var: Çalışma bütün Türkiye reklamlarını değil, Effie ödüllü televizyon reklamlarını kapsıyor. Dolayısıyla sonuçları tüm reklam sektörünün fotoğrafı olarak okumak doğru olmaz. Yine de reklam dilindeki değişimi tartışmak için anlamlı bir başlangıç sunuyor.
Peki, kadınların daha çeşitli rollerde görünmesi neden tek başına yeterli değil?
Çünkü bir reklamda kadın karakterin ne yaptığı kadar, ona nasıl bir hikâye verildiği de önemli. Kadın yönetici olabilir ama anlatı yine de onun kendisini kanıtlaması gerektiği fikri üzerine kurulabilir. Spor yapan bir kadın görebiliriz ancak bütün hikâye bedenini belirli bir görünüme ulaştırması gerektiği mesajına bağlanabilir. Bunlar her reklamda mutlaka bulunan sorunlar değil, reklamları değerlendirirken sorabileceğimiz sorular.
2024 yılında yayımlanan sistematik literatür taraması, reklamlardaki kadın stereotiplerini ve kadınların güçlendirilmesi anlatılarını farklı araştırmalar üzerinden inceliyor. Çalışma, kadınların reklamlardaki temsillerinin yanı sıra cinselleştirme ve güçlendirme anlatıları gibi konuların da araştırmalarda önemli yer tuttuğunu gösteriyor. Dolayısıyla bir markanın iletişiminde “güçlü kadın” ifadesinin yer alması, tek başına toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen bir pazarlama yaklaşımının kanıtı olmayabiliyor. Burada anlatının bütünü, kullanılan dil ve kadına verilen rol de önemli.
Mesele kadınların yalnızca daha görünür olması değil; farklı ihtiyaçları, hedefleri, yaşları ve yaşam deneyimleriyle gerçek insanlar olarak temsil edilmesi.
Türkiye’den iki kampanya: Kadın tüketiciyi anlamak ne demek?
Vodafone: “Kadınlar ne ister?” sorusunu kim soruyor?
Vodafone Türkiye’nin 2026 Dünya Kadınlar Günü kampanyası, yıllardır reklamların ve popüler kültürün içinde dolaşan bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Kadınlar ne ister?
Vodafone’un 10 Mart 2026 tarihli basın bültenine göre, Demet Evgar’ın yer aldığı reklam filminde bu sorunun yanıtı, kadınların her alanda hakları olanı istemesi üzerinden kuruluyor. Filmde iş hayatında eşitlik, güvenli bir ev, dışarıda güvende olmak ve sesini duyurmak gibi mesajlar öne çıkıyor. Marka ayrıca kadınlara yönelik çeşitli kurumsal girişimlerinden söz ediyor. Bu yaklaşım, kadın tüketiciye ilişkin alışıldık pazarlama sorusunu başka bir yere taşıyor. Kadınların ne istediğini tahmin etmeye çalışmak yerine, onların taleplerini ve toplumsal koşullarını konuşmaya açıyor.
Elbette bir reklam kampanyası, markanın toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda ne kadar başarılı olduğunu tek başına göstermez. Kampanyanın mesajıyla markanın diğer uygulamalarını birbirinden ayırmak gerekir. Yine de iletişimin hangi ihtiyaca seslendiğini incelemek açısından bu örnek bence değerli.
Allianz Türkiye: Genel bir kadın profili yerine somut bir ihtiyaca odaklanmak
Allianz Türkiye’nin ELLE Türkiye ile iş birliği içinde gerçekleştirdiği ELLE Muayene kampanyası, 2024 yılında meme kanseri farkındalığına odaklandı. Oyuncu Nurgül Yeşilçay’ın da yer aldığı çalışma, kadın sağlığı hakkında konuşmayı kolaylaştırmayı ve kendi kendine muayene konusunda bilgiye erişimi desteklemeyi amaçlıyordu. Kampanya, MIXX Awards Türkiye‘nin 2024 yılı kayıtlarında da yer alıyordu.
Kampanyanın hedef kitlesi yalnızca “kadınlar” diye tanımlanmıyor. MIXX Awards kaydında 25–65 yaş aralığındaki kadınlar, sağlık konusunda bilgiye erişim ihtiyacı ve güvenilir yaşam tarzı içeriklerine ilgi gibi unsurlar birlikte ele alınmıştı. Bu örneği pazarlama açısından ilginç kılan nokta, hedef kitlenin cinsiyet dışında belirli bir ihtiyaç üzerinden de tanımlanması. Yani burada “Kime konuşuyoruz?” sorusunun yanında “Neden konuşuyoruz?” sorusu da yer alıyor.
Elbette sağlık iletişimi özel bir dikkat gerektiriyor. Kampanyanın pazarlama yaklaşımını değerlendirirken tıbbi mesajların doğruluğu ve güncel sağlık rehberleriyle uyumu ayrıca ele alınmalı. Buradaki amacım kampanyayı sağlık önerisi olarak sunmak değil, hedef kitle tanımının somut bir bilgi ihtiyacı etrafında nasıl kurulabildiğini göstermek.
İki kampanyayı yan yana koyduğumuzda farklı yaklaşımlar görüyoruz. Vodafone, kadınların toplumsal taleplerini görünür kılan bir anlatı kuruyor. Allianz ise belirli bir sağlık farkındalığı ihtiyacına odaklanıyor. İkisinden de çıkarabileceğimiz pazarlama dersi şu: Kadınları anlamak, kadınlar adına karar vermek değil; hangi ihtiyacı, hangi bağlamda ve hangi kanıtla ele aldığını açıklayabilmektir.

Dijital pazarlama bizi gerçekten tanıyor mu?
Hiç bir ürün hakkında araştırma yaptıktan sonra o ürünün reklamlarının farklı platformlarda karşınıza çıktığını fark ettiniz mi? Bir ayakkabıya baktıktan sonra birkaç gün boyunca benzer modellerle karşılaşmak, dijital pazarlamanın gündelik bir deneyimi hâline geldi. Bu tür kişiselleştirme, ilgimizi çekebilecek ürünleri bulmamızı kolaylaştırabilir. Ancak reklamların neden karşımıza çıktığını anlamak için yalnızca algoritmalara değil onların hangi verilerle ve hangi hedeflerle çalıştığına da bakmak gerekiyor.
Bir algoritmanın bize uygun olabilecek bir ürün önermesiyle bizim hakkımızda doğru bir değerlendirme yapması aynı şey değil.
Algoritmalar toplumsal cinsiyet kalıplarını yeniden üretebilir mi?
Rathee, Banker, Arul Mishra ve Himanshu Mishra’nın 2023 yılında Journal of Consumer Psychology dergisinde yayımlanan araştırması, algoritmaların toplumsal cinsiyet önyargılarını dijital pazarlamaya taşıyabildiğini gösteriyor.
Araştırmacılar, çevrim içi metinlerdeki cinsiyet önyargılarının algoritmaların kadınları erkeklere kıyasla daha olumsuz bazı tüketici özellikleriyle ilişkilendirmesine yol açabildiğini ortaya koyuyor. Saha deneylerinde, olumsuz psikografik özelliklerle ilişkilendirilen reklamların kadınlara daha sık gösterilebildiği; arama motorlarındaki ürün önerilerinde de benzer yanlılıkların tüketicilerin değerlendirdiği seçenekleri etkileyebildiği bildiriliyor.
Bu, her algoritmanın kadınları aynı şekilde sınıflandırdığı anlamına gelmiyor. Daha önemli nokta şu: Teknoloji, toplumsal önyargılardan otomatik olarak arınmış değil. Sistemlerin öğrendiği verilerde belirli kalıplar bulunuyorsa, bunlar dijital pazarlama süreçlerinde de yeniden ortaya çıkabilir.
Örneğin bir algoritma belirli ürünleri kadınlara daha sık gösteriyorsa bunun nedeni kadınların o ürünlere gerçekten daha fazla ilgi duyması olabilir. Ancak sistem geçmişteki reklam tıklamalarından veya mevcut varsayımlardan hareketle aynı ürünleri kadınlara daha sık gösteriyor da olabilir. Bu iki ihtimali yalnızca reklamın ekranda görünmesine bakarak birbirinden ayıramayız. Bunun için hedefleme mekanizmasını, kullanılan verileri ve reklam dağıtım sonuçlarını incelemek gerekir.
Kişiselleştirme ile ayrımcılık arasındaki ince çizgi
Shaddy, Friedman ve Toubia’nın Journal of Consumer Research dergisinde yayımlanan araştırması, demografik hedeflemenin tüketiciler tarafından ne zaman adaletsiz bulunabileceğini inceliyor. On dört deney, ek çalışmalar ve iki Facebook A/B testi içeren araştırmada, tüketicilerin kendilerinin veya başkalarının demografik özellikler nedeniyle hedeflendiğini öğrenmesi ya da böyle bir hedefleme yapıldığını düşünmesi durumunda adalet algısının ve markaya desteğin düşebildiği bulunuyor.
Araştırma, demografik hedeflemenin her durumda yanlış olduğunu söylemiyor. Hedeflenen özelliğin ürünle ne kadar ilgili olduğu, tüketicinin bu özelliği değiştirip değiştiremeyeceği ve hedeflemenin kasıtlı bir ayrımcılık olarak algılanıp algılanmadığı da muhakkak ki sonuçları etkiliyor.
Bir kadın tüketiciye yalnızca kadın olduğu için belirli bir finansal ürünün, teknoloji ürününün veya kariyer fırsatının daha az gösterildiğini düşünelim. Böyle bir durumda pazarlama sistemi, tüketiciyi anlamak yerine onun adına bir sınır çiziyor olabilir. Bu yüzden kişiselleştirmeyi yalnızca reklamın ne kadar ilgili göründüğüyle değerlendiremeyiz. Hangi seçeneklerin görünür olduğu, hangilerinin görünmez kaldığı da önemlidir.
İyi kişiselleştirme, tüketiciyi geçmiş davranışlarına hapsetmek değil; ona gerçekten anlamlı seçenekler sunabilmektir.
Pazarlama Merceği: Bir reklam beni gerçekten tanıyor mu?
Bir reklamı gördüğümüzde çoğu zaman önce ürünün kendisine bakıyoruz: İşime yarar mı? Fiyatı uygun mu? İhtiyacımı karşılar mı? Bunlar elbette önemli sorular. Ancak özellikle kadınlara yönelik pazarlama iletişiminde, ürünün etrafında kurulan hikâyeye de bakmakta fayda var. Çünkü bazen reklam, ürünün ne işe yaradığını anlatırken bir yandan da onu satın alan kişinin nasıl biri olması gerektiğine dair bir fikir sunuyor.
Bunu fark etmek için her reklamın arkasında kötü bir niyet aramamız gerekmiyor. Biraz daha dikkatli bakmamız yeterli.
Bir sonraki reklamda kendimize şu 5 soruyu sormaya ne dersiniz?
1. Bu reklam hangi ihtiyacımı karşılamayı vaat ediyor?
Gerçek bir ihtiyaca mı sesleniyor, yoksa bende henüz fark etmediğim bir eksiklik olduğu hissini mi yaratıyor? Aradaki fark her zaman belirgin olmayabilir; yine de üzerinde düşünmeye değer.
2. Markanın benim hakkımda bildikleriyle varsaydıkları birbirinden farklı mı?
Yaşım, cinsiyetim veya yaşam koşullarım hakkında bazı bilgiler bilinebilir. Ancak bunlar ne istediğimi, neye önem verdiğimi ya da nasıl karar verdiğimi bütünüyle açıklamaz.
3. Reklamdaki kadın nasıl bir rolde?
Kendi kararlarını veren, farklı özellikleri ve hedefleri olan bir birey mi? Yoksa yalnızca güzel görünmek, başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak ya da kendini sürekli geliştirmek zorunda olan biri mi?
4. Bana gerçekten seçenek mi sunuluyor, yoksa belirli bir yaşam biçimi mi ideal gösteriliyor?
Bir ürünün faydasını anlatmakla, o ürüne sahip olmayan kişinin eksik veya yetersiz olduğu izlenimini yaratmak arasında önemli bir fark var.
5. Reklamın vaadi ürünün gerçek faydasıyla örtüşüyor mu?
Bir ürünün işlevi, fiyatı ve sunduğu yarar kendi başına değerlendirilebilir. Ancak reklamın vaat ettiği özgüven, kabul görme veya mutluluk gibi sonuçlar, ürünün somut özelliklerinden farklı bir düzlemde durur.
Bu soruların her birine tek ve kesin bir yanıt bulmak zorunda değiliz. Ama soruları sormak bile reklamı yalnızca tükettiğimiz bir içerik olmaktan çıkarıp değerlendirdiğimiz bir iletişime dönüştürebilir.

Kadın tüketiciyi anlamak, kadınlar adına karar vermek değildir
Pazarlama, insanları anlamaya çalışır. Bunun için araştırmalara, verilere, segmentlere ve tüketici profillerine ihtiyaç duyar. Bu araçlar doğru kullanıldığında hem markalar hem de tüketiciler için daha anlamlı deneyimler yaratabilir. Ancak hiçbir segment bir insanın bütün hikâyesini anlatamaz. Hiçbir persona gerçek tüketicilerin çeşitliliğinin yerini tutamaz. Bir kategorinin işe yaraması, o kategorideki herkesin aynı şekilde davranacağı anlamına gelmez.
Üstelik tüketiciler yalnızca markaların tanımladığı kişiler değildir. İhtiyaçlarını, tercihlerini ve önceliklerini kendileri de belirler; bazen markaların onlar için hazırladığı hikâyelere katılır, bazen de o hikâyeleri reddederler.
İlk yazımızda şu sorunun peşine düşmüştük: Bize gerçekten ne satılıyor? Bu yazıda ise o sorunun bir adım gerisine gittik: Bize ne satılacağına karar verilirken nasıl bir insan olduğumuz varsayılıyor?
Belki de pazarlama okuryazarlığı tam burada başlıyor. Reklamları yalnızca beğenmek ya da beğenmemekle yetinmeyip bize nasıl seslendiklerini, hangi ihtiyaçlarımızı gördüklerini ve hangi kimlikleri önümüze koyduklarını da fark etmek asıl mesele.
Çünkü iyi pazarlama, tüketiciyi bir kalıba sığdırmak zorunda değil. Onu anlamaya çalışırken kendi kalıplarını da sorgulayabilir.
Bir sonraki reklamda yalnızca “Bana ne satıyorlar?” diye değil, “Beni nasıl biri olarak görüyorlar?” diye de soralım. Çünkü bazen bir reklam hakkında fark edeceğimiz en önemli şey, ürünün kendisi değil, o ürünün etrafında kurulan hikâyedir.
Kaynakça:
- Gómez-Borquez, C. L., Török, A., Centeno-Velázquez, E., & Malota, E. (2024). Female stereotypes and female empowerment in advertising: A systematic literature review and future research agenda. International Journal of Consumer Studies, 48(2), e13010. https://doi.org/10.1111/ijcs.13010
- MIXX Awards Türkiye. (2024). ELLE Muayene.
- Rathee, S., Banker, S., Mishra, A., & Mishra, H. (2023). Algorithms propagate gender bias in the marketplace—with consumers’ cooperation. Journal of Consumer Psychology, 33(4), 621–631.
- Shaddy, F., Friedman, E. M. S., & Toubia, O. (2026). Fairness perceptions in demographic targeting. Journal of Consumer Research, 53(1), 22–47.
- Şener, G., Öztürk, E., Yönet, Ö., Bilsel, H., & Tuncay Zayer, L. (2026). Award-winning but gender-inclusive? A content analysis of Effie award-winning TV ads. International Journal of Advertising, 45(3), 620–652.
- Vodafone Türkiye. (10 Mart 2026). Vodafone’dan Kadınlar Günü kampanyası.
- ELLE Türkiye. (18 Ekim 2024). Allianz’dan ELLE Dergisi’yle meme kanseri farkındalık ayına özel ek: ELLE Muayene. https://www.elle.com.tr/extra/radarimizda/allianzdan-elle-dergisiyle-meme-kanseri-farkindalik-ayina-ozel-ek-elle-muayene
- Fijital İşler. Pazar Bölümlendirme: Stratejiler ve Analitik Hedefler














