Yazar:• 1:33 pm• İnceleme-Eleştiri

Ötekileştirme gündelik hayata nasıl sızar?

Bir küfürden, bir kadından, bir işçiden ve “burada ne işiniz var?” sorusundan gündelik ayrımcılığı, ötekileştirme ve patriyarkanın dilini okumak.

Ayrımcılık her zaman büyük sloganlarla, örgütlü hareketlerle ya da açıkça ilan edilmiş düşmanlıklarla karşımıza çıkmaz. Bazen bir meydanda değil, bir bahçede belirir. Bazen bir devlet görevlisinin emrinde değil, sıradan bir insanın ağzından çıkar. Bazen bir silahın namlusunda değil, bir küfürde kendini gösterir.

Ötekileştirme tartışmaları

Zonguldak’ta fındık toplamak için Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden gelen Kürt mevsimlik işçilerin yaşadığı olay da bu nedenle yalnızca taraflar arasında yaşanan bir anlaşmazlık üzerinden değil, olayın ardından ortaya çıkan ayrımcılık ve ötekileştirme tartışmaları açısından da ele alınmayı hak ediyor.

Olayın nasıl başladığı, tarafların ne söylediği ve saldırının etnik bir saikle gerçekleşip gerçekleşmediği hukuki soruşturmanın ve doğrulanabilir olguların konusudur. Nitekim Zonguldak Valiliği olayı iki aile arasındaki münferit bir anlaşmazlık olarak nitelendirirken, işçilerin anlatımları ve kamuoyuna yansıyan görüntüler olayın etnik boyutuna ilişkin ciddi tartışmalar doğurdu.

Bu yazının amacı olayın hukuki niteliğine ilişkin bir hüküm vermek değil. Burada sormak istediğim başka bir soru var: Bir insan, başka bir insanı ne zaman eşiti olarak görmekten vazgeçer?

Çünkü ötekileştirme tam da bu noktada başlar. Bir insanı yalnızca kimliğiyle tanımladığımızda; onu “yabancı”, “istenmeyen”, “aşağı” ya da “buraya ait olmayan” biri olarak görmeye başladığımızda, aramızdaki eşitlik fikri de aşınmaya başlar. Belki de üzerinde durmamız gereken ilk cümle bu yüzden şudur: “Sen burada ne arıyorsun?”

Kadın düşmanlığı, milliyetçilik ve etnik ayrımcılık

Burada önemli bir kesişim ortaya çıkar: Kadın düşmanlığı, milliyetçilik ve etnik ayrımcılık bazı durumlarda aynı dilin içinde buluşabilir. Bir topluluğu aşağılamanın yollarından biri, o topluluğun kadınlarını hedef almaktır. Çünkü patriyarkal kültürde erkekler arasındaki iktidar ve üstünlük ilişkileri de zaman zaman kadın bedeni üzerinden kurulabilir.

Kadın; erkeğin annesi, karısı, kız kardeşi, namusu, ailesi, soyu olarak görülür. Dolayısıyla bir erkeğe saldırmak istendiğinde onun bedenine değil, kadın üzerinden temsil edilen bütün bir “namus alanına” saldırılır. Bu nedenle cinsiyetçi küfür basitçe kaba bir söz değildir. O küfür, kadını bir birey olmaktan çıkarıp “erkeğin onurunun taşıyıcısına” dönüştürür. Bu yüzden kadın üzerinden edilen küfür, yalnızca bir kadına yönelmiş değildir. O küfür aynı anda erkeğe, aileye, topluluğa ve kimliğe yöneltilmiş bir saldırıdır. Kadın burada hedef olmaktan çok savaş alanına dönüştürülebilmektedir.

Milliyetçilik ve kadın bedeni ilişkisi

Kadının aile, toplum ve ulusun “namusu” ya da devamlılığının taşıyıcısı olarak görülmesi yeni bir olgu değil. Tarih boyunca farklı milliyetçi ve otoriter siyasal hareketler kadın bedenine yalnızca bireysel değil, toplumsal ve siyasal anlamlar yüklediği görülmektedir.

20. yüzyılın faşist rejimleri bunun en açık tarihsel örneklerinden bazılarını oluşturdu. Nazizmde kadın bedeninin “ırkın geleceğini” üretme kapasitesi siyasal bir meseleye dönüştürülmüştü. Faşist ideolojilerde kadın çoğu zaman ulusun biyolojik ve ahlaki sınırlarının taşıyıcısı olarak kodlandı. Kevin Passmore’un faşizm ve toplumsal cinsiyet üzerine çalışması da Almanya, İtalya ve Hırvatistan gibi örneklerde faşist ideolojinin kadını öncelikle ev içi ve üreme işlevleri üzerinden tanımladığını ortaya koyuyor. Burada kadın özgür bir birey değildir. Kadın, “biz”in devamlılığını sağlayan bedendir. Ve “biz”in dışında kalan kadın ise kolaylıkla kirletilebilir, aşağılanabilir, tehlikeli ilan edilebilir.

Buradaki tarihsel örneklerle bugün yaşanan tekil bir olayı eşitlemek mümkün değil. Ancak bu tarih bize önemli bir mekanizmayı gösteriyor: Kadın bedeni, milliyetçi ve ayrımcı siyasetlerin içinde kolaylıkla bireysel bir bedenden çıkarılıp ailenin, topluluğun ya da ulusun sembolüne dönüştürülebiliyor.

Ötekileştirmenin gündelik hayata yerleşmesi

Ötekileştirmenin gündelik hayata yerleştiği nokta tam da burasıdır. Büyük toplumsal ayrımlar yalnızca siyasal kurumlarda ya da kamusal tartışmalarda kurulmaz. Mahallede, işyerinde, sokakta, tarlada ve insanların birbirleriyle kurduğu sıradan ilişkilerde de yeniden üretilebilir. Sen bizdensin, o bizden değil. Sen temizsin, o kirli, sen yerlisin, o yabancı. Sen makbulsün, o tehlikeli.Ve bu ayrım bir kez kurulduğunda, geriye yalnızca insanları sınıflandırmak kalmaz. Sonra onlara nasıl davranılacağı da belirlenmeye başlanır.

Bir insanın başka bir insanı “normal” ya da kendisiyle eşit görmemeye başlaması; onun acısına karşı duyarsızlaşması, korkusunu önemsizleştirmesi ve nihayet bulunduğu yerdeki varlığını sorgulaması, ayrımcılığın gündelik biçimlerini oluşturabilir. “Bunlar burada ne arıyor?” sorusu bu nedenle yalnızca mekâna ilişkin bir soru değildir. Bazen kimin bir yere ait olduğuna ve kimin olmadığına karar verme iddiasını da içinde taşır.

Kürt. İşçi. Mevsimlik. Yoksul. Kadın. Çocuk.

Mevsimlik işçi zaten toplumun en kırılgan figürlerinden biridir. Başka bir bölgeden gelir. Başkasının tarlasında çalışır. Başkasının toprağından ürün toplar. Başkasının ekonomisine emek verir. Ama çoğu zaman o ekonominin öznesi olarak değil, geçici ve görünmez bir beden olarak kabul edilir. Kürt işçi ise bu sınıfsal kırılganlığın üzerine bir de etnik kimliğini taşır. Kadınsa başka bir katman daha eklenir. Çocuksa bir başka. Böylece insanın bedeninde üst üste binmiş kırılganlıklar oluşur. Tam da bu nedenle meseleye kesişimsel bakmak gerekir.

Kürt. İşçi. Mevsimlik. Yoksul. Kadın. Çocuk.

Bunlar tek başlarına bir insanı tanımlamaz. Ancak toplumsal eşitsizlikler, aynı insanın hayatında birden fazla kimlik ve konum üzerinden aynı anda etkili olabilir. Ötekileştiren dil ise insanı bütünlüğü içinde görmek yerine onu bu etiketlerden birine indirgeme eğilimindedir.

Ataerkil düzende kadın ve ötekileştirme

Fakat burada daha karmaşık bir meseleyle karşılaşırız: Ataerkil düzenin eşitsizliklerine maruz kalan bir kadın, aynı düzenin dilini başka bir kadına karşı kullanabilir. Bunu söylemek kadınları suçlamak değildir. Tam tersine, kadınların kimlik sorununu ciddiye almaktır. Çünkü kadın olmak otomatik olarak feminist olmak değildir. Kadın olmak, ataerkilliğin dışında yaşamak anlamına gelmez. Kadın da patriyarkanın içinde yetişir. Onun dilini öğrenir, onun hiyerarşilerini içselleştirebilir, onun “makbul kadın” tanımını savunabilir. Hatta bazen kendi toplumsal konumunu koruyabilmek için başka kadınları aşağılayabilir. Buradan çıkarılması gereken sonuç daha geniştir:

Ezilen bir toplumsal kategorinin üyesi olmak, insanı otomatik olarak bütün ezilenlere karşı özgürlükçü yapmayabilir.

Bir kadın, başka bir etnik kimliğe karşı ayrımcı olabilir. Bir işçi, göçmenleri ötekileştirebilir. Yoksul biri, kendisinden daha dezavantajlı konumdaki birini aşağılayabilir. Çünkü bir alanda eşitsizliğe maruz kalmak, başka bir alanda eşitsizliği yeniden üretmeye engel değildir. İktidar ilişkileri yalnızca yukarıdan aşağıya işlemez; gündelik hayatın içinde, insanlar ve toplumsal gruplar arasında da yeniden üretilebilir.

Ötekileştirmenin en güçlü araçlarından biri, insana başkasından daha fazla ait olduğu duygusunu vermesidir: “Ben buranın insanıyım.” “Benim toprağım.” “Benim köyüm.” “Sen dışarıdansın.” Böylece mekâna aidiyet ile kimlik arasında görünmez bir hiyerarşi kurulabilir. Köy yalnızca köy, bahçe yalnızca bahçe olmaktan çıkar; kimin içeride ve kimin dışarıda olduğuna karar verilen sembolik bir sınıra dönüşür. Asıl tehlike de burada başlar: Bir insanın varlığının, yalnızca “bizden olmadığı” için tehdit olarak algılanması.

Belki de yeniden düşünmemiz gereken şey, ayrımcılığın yalnızca devlet politikalarıyla ya da açıkça ırkçı söylemlerle ortaya çıkmadığıdır. Toplumların birbirine nasıl baktığı da önemlidir. Bir yurttaşın başka bir yurttaşı eşit görmemes, bir kadının başka bir kadının bedenini aşağılamak için kullanılması, bir işçinin başka bir işçiyi “yabancı” olarak görmesi, bir çocuğun etnik kimliği nedeniyle korkutulması, bir ailenin başka bir aileyi bulunduğu yerden kovmaya hakkı olduğunu düşünmesi…Bunların her birinin hukuki ve toplumsal karşılığı birbirinden farklıdır. Hepsini aynı kavram altında toplamak doğru olmaz. Ancak ortak bir soruyu gündeme getirirler:

“Biz” ile “onlar” arasındaki çizgiyi kim, nasıl ve neden çekiyor? Ve o çizgi çekildikten sonra eşitlik fikrine ne oluyor?

Bir kadın neden başka bir kadının bedenini hedef alan küfürler eder? Çünkü ona öğretilmiştir ki kadın bedeni aşağılamanın en etkili aracıdır. Bir erkek neden başka bir erkeğe saldırırken onun annesini, karısını, kız kardeşini hedef alır? Çünkü patriyarka ona erkeğin onurunun kadın bedeni üzerinden kurulabileceğini öğretmiştir. Bir toplum neden bir topluluğu aşağılamak için kadınlarını hedef alır? Çünkü kadın, o topluluğun “namusu” olarak kodlanmıştır.

Bu nedenle ötekileştirmeyi yalnızca kötü sözlerden ya da bireysel önyargılardan ibaret görmemek gerekir. Ötekileştirme aynı zamanda insanları birbirinden ayıran toplumsal bir mekanizmadır. Önce araya bir çizgi çeker. Sonra o çizginin bir tarafına “biz” der. Diğer tarafına “onlar”. Sonra “onlar”ın haklarını azaltır ve onların sesini değersizleştirir. Sonra onların korkusuna inanmaz, onların acısını normalleştirir ve onları kovar. En sonunda ise onların başına gelenleri “münferit olay” diye açıklamak kolaylaşır. Bu nedenle tekil olayları değerlendirirken yalnızca olayın kendisine değil, gerçekleştiği toplumsal dile de bakmak gerekir.

Bu noktada “münferit” kelimesi üzerinde de durmak gerekiyor. Her olayın kendi koşulları içinde değerlendirilmesi ve doğrulanmamış bir motivasyonun kesinmiş gibi sunulmaması gerekir. Ancak bir olayın toplumsal bağlamını tartışmak da onu otomatik olarak genelleştirmek anlamına gelmez. Bir yerde Kürt işçilerin hedef alındığı başka olaylar yaşanıyorsa…Başka şehirlerde benzer tehditler ortaya çıkıyorsa…İşçiler kendilerini güvende hissetmiyorsa…Kadınlar ve çocuklar saldırının içinde korku yaşıyorsa…O zaman mesele yalnızca “bir aile kavga etti” cümlesiyle kapanamaz. Nitekim Zonguldak’ın hemen ardından Düzce’de Mardin’den gelen Kürt mevsimlik işçilerin de tehdit ve saldırı yaşadıklarını aktarmaları, olayları daha geniş bir toplumsal bağlam içinde değerlendirme gereğini artırıyor.

Tüm kimliklere saygı duyabilmek

Belki de bütün bu tartışmanın sonunda dönmemiz gereken yer oldukça basit: Karşımızdaki insanı kimliğinden önce insan olarak görebiliyor muyuz? Hiç kimsenin başka bir insanı kimliği nedeniyle aşağılamaya hakkı yoktur. Ne Türk Kürt’ten üstündür. Ne Kürt Türk’ten. Ne yerli göçmenden. Ne erkek kadından. Ne kadın başka bir kadından. Ne işveren işçiden. Ne köylü mevsimlik işçiden. Ne çoğunluk azınlıktan… Demokrasi tam da bu eşitlik fikrinin üzerine kuruludur.

Bir işçinin yalnızca işçi olmadığını; onun da bir yurttaş, bir baba, bir anne, bir çocuk, bir insan olduğunu hatırlayabiliyoruz.Ve en önemlisi: Karşımızdakinin kimliğini değiştirmeye çalışmadan onun hakkını savunabiliyoruz.

Kadını da yalnızca “namus”, “anne”, “eş”, “kız kardeş” ya da “ulusun annesi” gibi başka insanlarla ilişkisi üzerinden tanımlayan dili geride bırakmak gerekiyor. Kadın önce kendisidir. Kendi adı vardır. Kendi bedeni vardır. Kendi iradesi vardır. Kendi politik kimliği vardır .Kendi hayatı vardır. Kendi öfkesi vardır. Kendi yanılgıları vardır. Kendi sorumluluğu vardır. Ve kendi özgürlüğü vardır.

Bu nedenle kadın üzerinden edilen cinsiyetçi küfürleri eleştirirken kadınları yalnızca “masum” ilan etmek de yeterli değildir. Kadını gerçekten özne olarak görmek, onun hem maruz kaldığı eşitsizlikleri hem de başka eşitsizlikleri yeniden üretme ihtimalini konuşabilmeyi gerektirir.

Ayrımcılık üzerine konuşmak

Bizim yapmamız gereken kategorilerin arkasındaki insanı yeniden görünür kılmaktır. Belki de ayrımcılık üzerine konuşmanın en doğru yeri bazen bir Meclis kürsüsü değil, bir bahçedir. Bir bahçe. Bir tarla. Bir kamyonet. Bir grup işçi. Bir kadın. Bir küfür. Bir çocuk. Bir korku. Ve “buradan gidin” cümlesi… Büyük toplumsal ayrımların küçük bir modeli bazen tam da burada saklıdır: Birilerine “burada yeriniz yok” denildiği yerde.

O halde Zonguldak’a yalnızca bakıp öfkelenmeyelim. Orada kendimize de bakalım. Bir sonraki işçiye “yabancı” dendiğinde ne yapacağız? Çünkü mesele yalnızca onların ne yaptığı değildir. Mesele bizim ne yapacağımızdır. Bir sonraki bahçede aynı söz söylendiğinde susacak mıyız? Bir sonraki işçiye “yabancı” dendiğinde sessiz kalacak mıyız? Bir sonraki kadının bedeni üzerinden küfür edildiğinde bunu “sinirle söylenmiş söz” diye mi geçeceğiz? Bir sonraki çocuğun korkusunu “abartı” mı sayacağız? Yoksa çok basit bir yerde mi duracağız: Hayır. Bu insan burada çalışıyor. Bu kadın burada yaşıyor. Bu çocuk burada oynuyor. Bu işçinin de bu toprağın üzerinde korkmadan yürüme hakkı var. Ve hiç kimsenin kimliği, onun insanlığından daha büyük değildir.

Çünkü ayrımcılık insanları birbirinden ayıran çizgiler çizerek büyür. O çizgileri sorgulamak ise birbirimizi yeniden eşit özneler olarak görmekle başlar.

Kaynakça:

  • Passmore, Kevin. (2014). Fascism: A Very Short Introduction*. 2nd ed. Oxford University Press.
  • Durham, Martin. (1998). Women and Fascism. Routledge.
  • Willson, Perry. “Women in Mussolini’s Italy, 1922–1945.” İçinde *The Oxford Handbook of Fascism*, ed. R. J. B. Bosworth. Oxford University Press, 2010.
  • Bosworth, R. J. B. (ed.). The Oxford Handbook of Fascism*. Oxford University Press, 2010.
  • United Nations – Outreach Programme on the 1994 Genocide against the Tutsi in Rwanda.
  • Bianet. “Kürt işçilere saldırı: İşçiler ırkçı söylemleri anlattı, yetkililer ‘münferit’ dedi.” Ağustos 2026.
  • Rûdaw. “Zonguldak’ta mevsimlik Kürt fındık işçilerine saldırı.” Ağustos 2026.Cizre ve Silopi’den Zonguldak’a fındık toplamaya giden mevsimlik işçiler ve ailelerine yönelik saldırıya ilişkin haber.
Visited 21 times, 1 visit(s) today

✨ KadınKöy Yazılarını Kaçırmayın!

Bu yazıyı beğendiyseniz, yeni yayımlanacak içeriklerimizden anında haberdar olmak için e-bültenimize katılın.

↑
Close
E-Bülten

KadınKöy Dünyasına Katılın 🌸

En güncel yazılarımız, ilham verici içeriklerimiz ve özel bültenlerimiz doğrudan e-posta kutunuza gelsin.