Bir kadın olarak doğduğun için hayatının bir bölümünü korkmayı öğrenerek geçirdiğini hiç düşündün mü? Nasıl oturman gerektiği, nasıl giyinmen, kiminle konuşman, eve kaçta dönmen gerektiği öğretilir sana.
Görünmeyen sınırların sen doğduğun gün konulur. Kendi ayaklarının üzerinde durman gerektiği öğretilir ama yaptığın her davranış eleştirilir, attığın her adım sorgulanır. Bir kadın olarak doğduğunda, daha ilk nefesinde eline coğrafyanın çizdiği görünmez bir hapishanenin haritasını verirler. Özgürlük denen şeyin sınırlarını önce doğduğun ülke, sonra o ülkenin kültürü, en son da ailen çizmeye başlar. Bir kadının hayatı, dünyanın neresinde olursa olsun, kendisine dayatılan görünmez sınırlara çarpma hikâyesidir.
Bugün Azerbaycan’da gencecik bir kız çocuğu veya bir öğretmen olmak, yeni kılık kıyafet düzenlemelerinin ardından sırf başörtün ve inancın yüzünden okul kapılarında kurulan o barikatlarla yüzleşmektir. Sumgayıt’ta, Gence’de, Sabirabad’da başörtüsü nedeniyle okul binalarına alınmadıkları bildirilen çocukların yaşadıkları, en temel evrensel haklardan biri olan eğitim hakkının okul eşiklerinde nasıl engellenebildiğini gösteriyor.

Bu sahneler, o kapılardan geri çevrilen kız çocuklarına ve onları çaresizce izleyen ailelerine çok tanıdık, çok yaralı bir geçmişi hatırlatıyor. Hafıza, Azerbaycan’da 2010 yılında yine kılık kıyafet dayatmaları nedeniyle sokaklara dökülen kadınların mücadelesine; Türkiye’de ise 28 Şubat sürecinde üniversite kapılarında, ikna odalarında ömürleri ve hayalleri çalınan bir neslin o dilsiz acısına kadar uzanıyor.
Tarih boyunca ne zaman kurallar yeniden yazılsa, ne zaman toplumsal bir kimlik kavgası başlasa sınırlar hep ilk önce kadınların bedenleri ve kıyafetleri üzerinden çiziliyor. Geleceğin ve bilginin önüne örülen o duvarlar, yalnızca basit bir okul üniforması kuralı değildir; bir kadının kendi hayatı, inancı ve geleceği üzerindeki karar hakkına vurulan o zamansız kurumsal kelepçedir. Sınırlar ve yasaklar dönemlere göre maske değiştirir ama faturayı ne yazık ki hep o sınıflara sokulmayan, eğitim hakkı elinden alınan kız çocukları öder.
Afganistan’da kadın olmak
Aynı coğrafyanın bir diğer ucunda, Afganistan’da ise durum çok daha vahim bir çaresizliktir. Hatırlayın; Taliban’ın Ağustos 2021’de iktidara dönüşü sırasında Kabil Havalimanı’nda yaşananları, uçaklara tutunarak kaçmaya çalışan insanların görüntülerini. O görüntüler hâlâ hafızamızda. Peki, geride kalan kadınların ve çocukların hikâyesini ne kadar hatırlıyoruz? Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinin ardından kadınların eğitimden, çalışma hayatından ve toplumsal yaşamdan giderek daha fazla dışlandığı bir düzen kuruldu. Daha ilkokul altıncı sınıfı bitirdiğin gün okul hayatın elinden alınıyor; yani daha çocukken meslek sahibi olma, kendi ayaklarının üzerinde durma ihtimalin yok ediliyor.
Bir de baban yoksa, kocan yoksa ne yapacaksın? Sana bakacak, ihtiyaçlarını karşılayacak bir erkek yakınından mahrum kaldığında kendi hayatını nasıl sürdüreceksin? Çalışmana izin verilmiyorsa, tek başına dışarı çıkamıyorsan, kendi paranı kazanamıyorsan nasıl yaşayacaksın?

Bir yandan sana bağımsız olma imkânı veren bütün yollar kapatılırken diğer yandan hayatta kalabilmen için bir erkeğin varlığına ihtiyaç duyduğun bir düzene mahkûm ediliyorsun. Üstelik kadınların seslerini duyurmalarına bile ağır kısıtlamalar getirilen bu düzende, yaşadığın çaresizliği kime anlatacaksın?
Afganistan’da kadın olmak; yalnızca eğitim hakkından, çalışma özgürlüğünden ve kendi kararlarını verme hakkından mahrum bırakılmak değildir. Babası olmayan, kocasını kaybeden, arkasında kendisine destek olabilecek bir erkek yakını bulunmayan kadınlar için hayatın en temel ihtiyaçlarını karşılamanın bile bir mücadeleye dönüşmesidir. Kendi vatanında, kendi evinde, kendi hayatında bir yabancıya dönüşmektir. Nefes alıp yaşamak ama kendi hayatının sahibi olamamaktır.
Gazze’de kadın olmak
Haritada rotayı Gazze’ye çevirdiğinde ise dünyadaki hiçbir erkeğin asla hayal bile edemeyeceği, kadınların yaşadığı en ağır biyolojik ve insani travmaların ortasına düşersin. Orada kadın olmak; anesteziye ve ağrı kesiciye erişemeden doğum yapmak, o derme çatma çadırların zemininde, çamurun içinde bebeğini dünyaya getirmek ve saatler sonra o yıkıntıların arasına geri dönmektir. Yetersiz beslenme, stres, sağlık hizmetlerinin çöküşü ve güvenli doğum koşullarının ortadan kalkmasıyla bebeğini kaybetme korkusuyla yaşamaktır. Hayatta kalabilenlerin bile en temel hijyen ihtiyaçlarını karşılayamadığı, çadır bezlerini hijyenik ped yerine kullanmak zorunda kaldığı çıplak bir yokluk savaşıdır bu.
Haberlere yansıyan o korkunç gerçekleri gözünle görürsün orada: Çocuklarına yiyecek bulabilmek için hayvan yemlerini öğütüp çorba yapmaya çalışan, açlık ve yetersiz beslenme nedeniyle sütü kesilen annelerin çaresizliğidir bu. Üstelik temiz suyun ve tuvaletin olmadığı, yüz binlerce insanın dip dibe yaşadığı o kamplarda bir kadının en temel mahremiyeti bile elinden alınmıştır.

Gazze’de kadın olmak; bombalarla bir çocuğunu toprağa verirken bile acısını yaşamaya fırsat bulamadan annelik içgüdüsüyle geride kalan diğer çocuğunu korumak için hemen ayağa kalkmak zorunda olmaktır. Evladının yasını bile tutmana izin vermeyen o hayata tutunma telaşıdır. Savaşın bütün çatıları yıktığı bu düzende kadınlık; her saniye ölümle burun buruna yaşarken o derme çatma çadırı, o dumanı tüten tencereyi ve ailesinin onurunu tırnaklarıyla tek başına ayakta tutmaya çalışmaktır.
Yaşama hakkının her saniye bombalarla tehdit edildiği Gazze’de kadın olmak, her sabah bir bombardımanın ortasında hayatta kalıp kalamayacağının korkusuyla uyanmaktır. Orada kadın olmak, saldırılarda iki çocuğu ve karnındaki yedi aylık bebeğiyle hayattan koparılan Rim Saad et-Telbani olmaktır. Ya da üniversite eğitimi için altın küpelerini satıp stetoskop alan ama o önlüğü giyemeden bombalarla can veren 21 yaşındaki hemşirelik öğrencisi Hadeel Amen’in yarım kalan rüyasıdır. Bir kadının geleceğini kurabilmek için verdiği emeğin, hayallerinin ve bütün umutlarının daha başlamadan bombaların altında kalmasıdır. En temel sağlık ve barınma hakkından yoksun bırakılmaktır.
Doğu Türkistan’da kadın olmak
Doğu Türkistan’da doğduğunda ise erkek egemen sistemin ve ırkçılığın birleşerek bir kadının bedenini ve tüm yaşamını nasıl bir ganimete dönüştürebildiğini en çıplak hâliyle görürsün. Orada kadın olmak; toplama kamplarında aylarca tutulan Gülbahar Celilova’nın tanıklık ettiği o dilsiz çığlıkları bedeninde taşımaktan çok daha fazlasıdır. Eşinin gözlerinin önünde götürülmesini, ondan haber alamamayı, ailesinden koparılmayı ve kendi evinde bile güvende olamama korkusunu yaşamaktır. Kendi yatağını, kendi evini, kendi mahremiyetini bile koruyamama ihtimalidir bu. Çocuklarının kollarının arasından sökülüp koparılmasını, gencecik kızlarının zorla evlendirilmeleri ya da ailelerinden ayrılmaları korkusuyla yaşamaktır.
Bir kadının doğurganlığının, etnik kimliğinin ve en temel varoluşunun baskı altına alındığı bu topraklarda kadınlık; evladını koruyamamak, kaybettiği eşinin yasını dahi özgürce tutamamak ve kendi bedeni üzerindeki söz hakkının zorla elinden alınmasıyla her gün yeniden yok sayılmaktır.
Ukrayna’da kadın olmak
Savaşın ve göçün haritası Ukrayna’ya kaydığında ise bu kez karşımıza o çok övülen “medeni” dünyanın ikiyüzlülüğü çıkar. Savaşın ilk günlerinde evleri bombalanan Ukraynalı kadınlar canlarını kurtarmak için çocuklarıyla sınır kapılarına dayandığında, dünyanın dört bir yanından yardım teklifleri geldi. Ancak bu yardım görüntüsünün ardında, kadınları cinsel bir nesne olarak gören bakışlar da vardı.
Hatırlayın; sosyal medyada, internet forumlarında erkeklerin açtığı o başlıkları, attığı tweetleri: “Ukraynalı kadın mültecileri evimde misafir edebilirim.” Sırf o kadınları güzel buldukları için kapılarını açmak isteyen, onları kendi fantezilerine malzeme etmek için sıraya giren erkekler vardı. Canını kurtarmaya çalışan bir kadını, korunmaya ve güvenli bir yere ihtiyaç duyan bir insan olarak değil, kendi arzularını gerçekleştirebilecekleri bir fırsat olarak görenler…

Görsel Kaynağı: fikirturu.com
Ukrayna’da kadın olmak; canını kurtarmaya çalışırken bile erkeklerin o nesneleştiren bakışlarına maruz kalmaktır. Tepene bombalar yağarken sığındığın her yabancı ülkede bir insan gibi değil, bir cinsel figür gibi görülmenin o ağır baskısıyla baş etmektir. Savaşın yıkımından kaçarken bile insanlığından önce kadınlığının, acından önce bedeninin görülmesidir.
Belki de bu çaresizliği en iyi bir şiirin dizeleri anlatır:
Bilinmeyen sınırlara yürürken ayakların,
Tepene düşen demirlerden daha ağırdır erkeklerin bakışları.
Sığınak dedikleri, kapılarını açtıkları o medeni evler,
Savaşın molozlarından daha dik duvarlar örer bedenine.
Bir yanda yurdunun yangını kalır geride,
Bir yanda mülteci kampında bir ganimet gibi süzülen suretin.
Canını kurtardığın o eşikte bile,
İnsanlığından önce vitrine çıkarılır kadınlığın.
Peki, bütün bu coğrafyaları dolaştıktan sonra hâlâ aynı soruyu sorabilir miyiz: Dünyanın neresinde kadın olmak isterdin?
Azerbaycan’da eğitim hakkından mahrum bırakılan bir kız çocuğu, Afganistan’da yaşam hakkı ve temel özgürlükleri kısıtlanan bir kadın, Gazze’de çocuğunu hayatta tutmaya çalışan bir anne, Doğu Türkistan’da Çinli erkeklerle evlendirilmeye zorlanarak kimliğini ve kültürel varlığını kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalan bir kadın ya da Ukrayna’da savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışırken cinsel şiddet riskiyle karşı karşıya kalan bir kadın…
Hepsinin hikâyesi aynı değil. Acıları, nedenleri ve yaşadıkları baskılar birbirinden farklı. Ama hepsinin hikâyesinde ortak bir gerçek var: Kadınların hayatları, hâlâ dünyanın pek çok yerinde başkalarının kararlarına, korkularına, inançlarına ve arzularına teslim edilebiliyor.
Farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde ortaya çıkan bu örnekler, kadınların eğitim, yaşam, kimlik ve beden bütünlüğü haklarının çatışma, baskı ve ayrımcılık koşullarında nasıl ihlal edildiğini gözler önüne seriyor. Bir kadın, doğduğu ülkeyi seçemez. Hangi ailede dünyaya geleceğini, hangi kültürün içine doğacağını, hangi savaşın ortasında kalacağını ya da hangi yasaklarla karşılaşacağını belirleyemez. Ama bunların hiçbiri, onun nasıl yaşayacağına başkalarının karar vermesini haklı çıkarmaz.
Bir kadının okula gidip gidemeyeceğine, çalışıp çalışamayacağına, nasıl giyineceğine, ne zaman sokağa çıkacağına, kiminle yaşayacağına ya da kendi bedeni hakkında nasıl karar vereceğine başkaları hükmetmemeli. Babası olmadığı için hayattan dışlanmamalı, kocası olmadığı için güvencesizliğe mahkûm edilmemeli, inancı ya da kıyafeti yüzünden eğitim hakkından mahrum bırakılmamalı, anne olduğu için acısını ertelemek zorunda kalmamalı, savaşta hayatta kalmaya çalışırken bir başkasının fantezisine dönüşmemeli.
Çünkü kadınların özgürlüğü, doğdukları coğrafyanın onlara tanıdığı bir lütuf değildir. İnsan olmanın en temel hakkıdır. Belki de asıl mesele dünyanın neresinde kadın olmak istediğimiz değil, kadınların neden yaşamak istedikleri yeri seçerken önce nerede daha az korkacaklarını düşünmek zorunda kaldıklarıdır.
Kaynakça:
- Airwars. (14 Mayıs 2021). M21ISPT063: Incident record.
- Çiçek, A. B. (2023). Doğu Türkistan toplama kampları bağlamında Çin Halk Cumhuriyeti’nde insan hakları sorunları [Yüksek lisans tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi].
- Gazete Oksijen. (21 Nisan 2022). AB: 5 milyon Ukraynalı mültecinin çoğu kadın ve sömürü riskiyle karşı karşıya.
- Human Rights Watch. (2012). World report 2012: Azerbaijan.
- Human Rights Watch. (14 Mayıs 2018). China: Visiting officials occupy homes in Muslim region.
- Human Rights Watch. (2026). World report 2026.
- United Nations High Commissioner for Refugees. (t.y.). Ukraine emergency.
- United Nations Population Fund. (25 Mart 2025). Women in Gaza cut off from accessing maternal health supplies as aid blockade enters fourth week.
- UNICEF. (14 Ağustos 2026). More than 2.6 million girls in Afghanistan have been denied a secondary education since 2021.
- Şanlı, A. S., & Coşğun, B. (2020). Yeni toplumsal hareketlerin yeni aktörleri; 90’lı yıllar Türkiye’sinde başörtülü öğrencilerin mücadelesi. Mukaddime, 11(2), 382–409.
- Verstka. (16 Haziran 2022). “Offering shelter for a young, healthy, beautiful Ukrainian woman”: Russian men solicit Ukrainian women for sex, love, and housework.
- İndy Türkçe’deki Gülbahar Celilova röportajı. (t.y.).














