Bazı filmler bittiğinde hikâye sona erer. Bazılarıysa ışıklar yandığında asıl sorusunu sormaya başlar.
Ridley Scott’ın 1991 yapımı Thelma & Louise filmi, iki kadının çıktığı bir yolculuğu anlatır. Fakat bu yolculuk, hafta sonunu geçirmek için evden ayrılan iki arkadaşın hikâyesinden çok daha fazlasıdır. Thelma ve Louise’in yola çıktıkları yerle filmin sonunda vardıkları uçurum arasında, kadınların kendilerine ait bir hayat kurmaya çalışırken karşılarına çıkan görünmez duvarlar vardır.
Thelma, evliliğinin içinde kendi kararlarını vermekte zorlanan, hayatını kocasının beklentilerine göre şekillendiren bir kadındır. Louise ise daha güçlü, daha kontrollü görünür; ancak onun da geçmişinde taşıdığı, hayatını etkileyen bir yara vardır. İkisi de farklı biçimlerde, kendilerine çizilmiş sınırların içinde yaşamaktadır. Yolculuk başladığında bu sınırların dışına çıkabileceklerini henüz bilmezler.
Sonra bir gece her şey değişir. Thelma, bir adamın cinsel saldırısına uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Louise arkadaşını korumak için müdahale eder ve adamı vurur. İki kadının hayatı o andan sonra geri dönülmez biçimde değişir. Ancak filmin asıl meselesi, bir adamın ölümü ya da iki kadının polisten kaçması değildir. Asıl mesele, kadınların kendilerini korumak zorunda kaldıklarında karşılarında nasıl bir dünya bulduklarıdır.

Bir kadın şiddete maruz kaldığında neden önce kendisini açıklamak zorunda kalır? Neden nerede olduğu, ne giydiği, kiminle konuştuğu, neden orada bulunduğu sorulur? Neden şiddetin sorumluluğu tartışılırken kadının davranışları da aynı anda yargılanır? Ve bir kadın kendisini korumak için harekete geçtiğinde, neden hikâyenin merkezine bir anda onun yaptığı şey yerleşir de onu o noktaya getiren koşullar geri planda kalır? Thelma & Louise, bu soruları bir mahkeme salonunda değil, açık bir yolda sorar.
Kadın olmak, kendine ait bir hayat kurabilmek midir?
Thelma’nın dönüşümü, filmin en dikkat çekici yanlarından biridir. Yolculuğun başında kendi kararlarını vermekte zorlanan bir kadınken zamanla hayatının sorumluluğunu üstlenmeye başlar. Korkuları değişir, davranışları değişir, kendisine bakışı değişir. Daha önce yapamayacağını düşündüğü şeyleri yapar. Kendisini, başkalarının gözünden değil, kendi deneyimleri üzerinden tanımaya başlar.
Peki, bir kadının kendisini tanıyabilmesi için neden önce hayatının altüst olması gerekir?

Kadınların özgürleşmesini çoğu zaman cesaret hikâyeleri üzerinden anlatıyoruz. Korkularını aşan, kuralları yıkan, kendi yolunu çizen kadınları alkışlıyoruz. Oysa burada gözden kaçırdığımız bir mesele var: Her kadının hayatını değiştirebilmek için bir felaketin içinden geçmesi mi gerekiyor? Kendi kararlarını verebilmek, evliliğinde söz sahibi olmak, istediği yere gidebilmek, kendisini güvende hissetmek neden olağan bir hayatın parçası değil de kazanılması gereken bir mücadele gibi sunuluyor?
Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınların erkekler kadar cesur olabilmesi ya da erkeklerin sahip olduğu özgürlüklere ulaşmak için kendilerini kanıtlaması değildir. Eşitlik, bir kadının kendi hayatını kurabilmek için olağanüstü koşullara ihtiyaç duymadığı bir düzenin varlığıdır.
Thelma’nın değişimini izlerken seviniriz. Fakat bu değişimin ancak evinden uzaklaştığında, alıştığı hayatın dışına çıktığında mümkün olabilmesi, filmin önümüze bıraktığı rahatsız edici sorulardan biridir. Bir kadının kendisi olabilmesi için neden önce kendisine biçilen rolü terk etmesi gerekir?
Yol kimin, özgürlük kimin?
Yol filmleri, sinema tarihinde çoğu zaman özgürlüğün, bireyselliğin ve kendi kaderini tayin etmenin simgesi olmuştur. Yola çıkmak, geride bırakmak, keşfetmek ve bilinmeyene doğru ilerlemek… Ancak bu özgürlük anlatılarında kimin yolculuk edebildiği, kimin istediği zaman durabildiği ve kimin güvenle geri dönebildiği her zaman aynı ölçüde sorgulanmamıştır.
Thelma & Louise, bu geleneğin merkezine iki kadını yerleştirir. Araba kullanırlar, karar verirler, risk alırlar ve hikâyenin yönünü kendileri belirlerler. Bir erkeğin hayatına eşlik eden yan karakterler olmaktan çıkar, kendi hikâyelerinin merkezine geçerler. Fakat yol ilerledikçe özgürlüklerinin alanı genişlemek yerine daralır. Attıkları her adım, onları yeni bir çıkmazla karşı karşıya bırakır. Bir zamanlar yalnızca birkaç günlüğüne uzaklaşmak istedikleri hayat, sonunda geri dönmeleri mümkün olmayan bir kaçışa dönüşür.
Burada film, kadınların özgürleşmesini romantik bir başarı öyküsüne dönüştürmekten kaçınır. Çünkü özgürlük arzusu ile özgürce yaşayabilmek aynı şey değildir. İnsan kendi hayatına ilişkin kararlar alabilir; ancak o kararların sonuçlarını belirleyen toplumsal koşullar da vardır. Bir kadının kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, yalnızca kişisel cesaretiyle açıklanamaz. Hukuk, ekonomik bağımsızlık, güvenlik, toplumsal kabuller ve şiddet karşısında adalete erişebilme imkânı da bu özgürlüğün parçasıdır.
Eşitlik, kadınlara yalnızca mücadele etme hakkı vermek değil, mücadele etmek zorunda kalmadan yaşayabilecekleri koşulları kurmaktır.

Uçurumun kenarında kim yargılanıyor?
Filmin finaline geldiğimizde Thelma ve Louise, peşlerindeki polislerden kaçarken Büyük Kanyon’un kenarında sıkışıp kalır. Önlerinde teslim olmak, arkalarında ise geçtikleri yol vardır. Birbirlerine bakarlar, el ele tutuşurlar ve arabayı uçuruma doğru sürerler. Film, otomobil havadayken donar. Bu sahne, sinema tarihinin en çok hatırlanan finallerinden biridir. Ancak onu yalnızca iki kadının özgürlük uğruna her şeyi göze alması olarak okumak, sahnenin asıl rahatsız edici yanını gözden kaçırabilir.
Çünkü karşımızda basit bir tercih yoktur. Teslim olmak ile uçuruma sürmek, eşit koşullarda sunulmuş iki seçenek değildir. Birinin sonunda ne olacağını bilmediğimiz bir yargılama, diğerinin sonunda ise geri dönüşsüz bir düşüş vardır. Film, bu iki ihtimalin arasında sıkışan kadınların hikâyesini anlatır; ancak seyirciyi de o seçimin ahlaki ve toplumsal boyutuyla baş başa bırakır.
Thelma ve Louise neden bu noktaya gelmiştir? Yaşadıklarının ardından adaletin kendilerini koruyacağına güvenebilirler miydi? Teslim olduklarında yalnızca yaptıkları eylem mi değerlendirilecekti, yoksa başlarına gelenler, kendilerini koruma çabaları ve içinde bulundukları koşullar da anlaşılacak mıydı? Film bu soruların her birine kesin cevaplar vermez. Zaten tartışmanın gücü de burada yatar. Seyirci, iki kadının son kararını değerlendirirken onları o karara götüren dünyayı da değerlendirmek zorunda kalır.
Yine de finali bir zafer olarak kutsamak doğru olmaz. İki kadının ölümü, özgürlüğün bedeli olarak romantikleştirildiğinde, onları bu noktaya getiren koşulların sorumluluğu görünmez hâle gelebilir. Kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olabilmesi için ölümü göze almak zorunda kaldığı bir hikâyede, asıl sorgulanması gereken yalnızca onların kararı değildir.
Asıl mesele iki kadının neden kaçtığı değil
Thelma & Louise, aradan geçen yıllara rağmen toplumsal cinsiyet eşitliği tartışmaları açısından önemini koruyor. Çünkü film, kadınların karşılaştığı sorunları yalnızca bireysel ilişkilerdeki anlaşmazlıklara indirgemiyor. Şiddeti, özgürlüğü, adaleti ve toplumsal beklentileri aynı hikâyenin içine yerleştiriyor.
Bununla birlikte film, kadınların özgürlük arayışını tehlike ve kaçış üzerinden anlatması bakımından eleştiriye de açık. Kadınların kendi hayatlarını kurabilmeleri için neden mevcut düzenin dışına çıkmaları gerektiğini sorgularken, bu düzenin içinde hangi değişimlerin mümkün olabileceğini de düşünmek gerekiyor. Çünkü toplumsal eşitlik, kadınların kendilerini koruyabilmek için sürekli mücadele etmesi demek değildir.

Bir kadının gece dışarı çıkabilmesi, evliliğinde söz sahibi olması, şiddete karşı korunması, kendi geleceğini belirlemesi ve kararlarının sonuçlarıyla bir insan olarak yüzleşebilmesi, ayrıcalık değil haktır.
Belki de filmin asıl gücü, bize iki kadının hikâyesini anlatmasında değil, bu hikâyeyi izlerken sorduğumuz sorularda saklıdır. Kimin haklı olduğuna, kimin suçlu olduğuna, kimin kaçması gerektiğine karar vermeye çalışırken, bu kararları mümkün kılan koşulları ne kadar sorguluyoruz?
Ve tam burada, filmin finaline ilişkin en rahatsız edici soru ortaya çıkıyor: Thelma ve Louise’in hikâyesini neden iki kadının teslim olmayı reddetmesi üzerinden hatırlıyoruz da onların teslim olabilecekleri bir dünyaya neden sahip olmadıklarını daha az konuşuyoruz?
Belki de bu filmin bize bıraktığı asıl mesele, iki kadının uçuruma sürmesi değildir. Belki de asıl mesele, uçurumun kenarına geldiklerinde hâlâ onların neyi yanlış yaptığını tartışıyor olmamızdır.
Kaynakça:
- Bundtzen, L. K. (1995). Thelma and Louise: A story not to be believed. The Communication Review, 1(2), 179–200. https://doi.org/10.1080/10714429509388258
- Cooper, B. (2000). “Chick flicks” as feminist texts: The appropriation of the male gaze in Thelma & Louise. Women’s Studies in Communication, 23(3), 277–306. https://doi.org/10.1080/07491409.2000.11735771
- Kotsopoulos, A. (2003). Gendering expectations: Genre and allegory in readings of Thelma and Louise. Left History, 8(2). https://doi.org/10.25071/1913-9632.5511
- Mulvey, L. (1975). Visual pleasure and narrative cinema. Screen, 16(3), 6–18. https://doi.org/10.1093/screen/16.3.6














