Kadın doğası gereği özlem doludur. Yüzyıllardır bastırılmış kadın, her zaman bir özlemin içinde yaşamıştır. Çünkü kadının özlemi aslında tek bir şeye yönelmez; insana göre değişir ama özünde hep aynı yere dokunur: Kaybedilmiş ya da hiç sahip olunmamış olana.
Olmak istediği kadına özlem
Her kadın, bir gün olmak istediği kadına özlem duyar. Hayalini kurduğu aşka, kuramadığı hayata, gerçekleştiremediği hayallerine özlem duyar. Belki o aşk gerçekten vardır ama yanına gelmemiştir. Belki de hiç olmamıştır. İşte bu eksiklik, kadının kalbinde derin bir özleme dönüşür.
Bu özlem, sadece romantik ilişkilerle sınırlı değildir. Kadın, toplumun biçtiği rollerin çok ötesinde, kendi gücünü yaşamak ve kendi benliğini kurmak ister. Fakat çoğu zaman karşısına çıkan engeller, bu özlemi büyütür.
Geçmişe özlem
İnsanın en yoğun hissettiği özlem genellikle geçmişe yöneliktir. Çocukluğuna, annesinin kokusuna, babaannesinin açtığı zeytin kavanozundaki o tanıdık kokuya… Kaybolan zamana, eski bir eve ya da o evin içinde bir defalığına hissedilen güvene.
Geçmişe duyulan özlem; kadının sadece çocukluğunu değil, aynı zamanda kaybettiği neşeyi, cesareti ve saflığı da geri çağırır. Yetişkinlik, çoğu zaman sorumlulukların ağırlığıyla gelir ve kadın, çocukluğundaki hafifliği özler.

İnsana özlem
İnsana olan özlem, çoğu zaman bastırılmış bir duygudur. Bir sevgiliye, hayatının aşkına, aileye ya da yanımızda olamayana duyulan özlem… Kadınların kalbinde en derin yaralardan biridir bu. Çünkü sevgi, bağ kurma ve paylaşma ihtiyacı, kadın doğasında çok güçlüdür.
Ama çoğu zaman bu özlem dile getirilmez. Sessizce içte taşınır çünkü özlem bazen zayıflık gibi görülür. Oysa insanı en güçlü kılan şeylerden biri de sevebilmek ve özleyebilmektir.
Hayale özlem
Hayale duyulan özlem bambaşkadır. İçimizdeki küçük çocuğun gitmek istediği ülkeye, hiç yaşayamadığı aşka, kuramadığı hayata duyduğu özlem… Belki de insanın en masum ve en yakıcı arzusu budur.
Her kızın ilk hayaliydi belki de dansçı olmak, asker olmak veya korsan olmak… Her şeyin sonunda kadın, eş ve anne olabildi. Bu kadının içindeki seksek oynayan kızın hayali miydi?
Kadınlar, toplumun kurduğu kalıpların içinde sıkıştıkça hayale olan özlemleri büyür. Başka bir şehirde, başka bir kültürde, özgürce yaşayabilecekleri bir hayatın hayali… Çoğu zaman ulaşılmaz gibi görünse de kadın, hayaliyle yaşamaya devam eder.
Kendine özlem: Kadının en büyük yarası
Ve belki de en büyük özlem, kendine duyulan özlemdir. Bir kadının en derin yarası budur. Hayatım boyunca tanıdığım tüm kadınların “keşke”leri, hep kendilerine duydukları özlemdi.
Çocuk doğduktan sonra “artık ben, ben değilim” diyenler… Eskiden olduğu o özgür, neşeli, cesur haline özlem duyanlar… Hatta hiç yaşayamadıkları “kendilerine” bile özlem duyanlar… Kadın, çoğu zaman başkaları için var olurken kendine olan bağını kaybeder.
Özellikle beyaz yakalı kadınlarda bu fark daha görünür hale gelir. Bekâr bir kadın iş çıkışı arkadaşlarıyla buluşmaya, pilatese ya da bir kahveye gidebilir. Evli olan ise çoğunlukla evine dönmek zorundadır. Çünkü evli kadının “yeri” evi olarak görülür. Burada evlilik kötülenmez; mesele, kadının kişisel kararlarının başkasının iznine dönüşmesi, saf sevginin gölgelenmesidir.
Kadının özlemi
Kadının özlemi, sadece kendi hayatına dair değildir. Çocuk daha anne rahmine düştüğü andan itibaren annesinin iyisini de kötüsünü de içine çeker. Eğer annenin korkuları varsa çocuk bu korkularla dünyaya gelir. Eğer annenin özlemi varsa çocuk da o özlemi taşır. Bu yüzden kız çocukları büyüyüp bir kadın olduğunda, anneleriyle ancak o zaman dertleşebilir. Çünkü aynı özlemi, aynı yarayı kalplerinde hissederler.

Peki bu özlemin kökünde ne var?
- Kaybedilen benlik: Çoğu kadın, hayatın sorumluluklarıyla birlikte eskiden sahip olduğu cesaretini ve özgürlüğünü kaybeder.
- Yaşanamayan hayat: Bazıları hiç sahip olamadıkları aşka, kariyere, hayallere özlem duyar.
- Geçmişe özlem: Çocukluk, annesinin kokusu, eski evler, zamanın geri dönmeyecek hali…
Tüm bunlar birleştiğinde ortaya kadının en büyük yarası çıkar: Kendine özlem.
Kadının kendine özlemi aslında bir dönüş çağrısıdır. Yeniden kendiyle buluşma, yeniden kendi hayatının öznesi olma isteğidir. Çünkü kadın; yalnızca anne, yalnızca eş, yalnızca çalışan değildir. Kadın aynı zamanda kendi hayalleri, tutkuları, cesareti ve neşesiyle bütündür.
Belki de sorulması gereken soru şudur: “Kendine özlemini gidermek için bugün ne yapabilirsin?”
Bazen küçük bir adım, kendine ayırdığın bir saat, bir kahve, bir yürüyüş, bir kitap özlemin yükünü hafifletmeye yeter. Çünkü özlemin en güçlü ilacı, kendine yeniden kavuşmaktır.
Özlemin ortaklığı
Kadının özlemi, aslında insanlığın en eski hikâyesidir. Kaybolana, elden gidene, hiç sahip olunmamış olana duyulan özlem… Ve belki de bu yüzden kadınların birbirine en derin bağlarla bağlanmasının sebebidir. Çünkü her kadın, özlemiyle diğer kadını anlar.
Sonuçta özlem; bir eksiklik değil, varoluşun bir parçasıdır. Kadın için özlem, geçmişle geleceği birbirine bağlayan görünmez bir köprüdür. Ve belki de kadınları güçlü kılan şey, bu özlemi taşımayı öğrenmeleridir.
Yazarın kişisel deneyimlerine dayanılarak oluşturulmuştur.















