Yazar:• 11:11 am• Köşe Yazıları

Hoşgörüsüzlüğe hoşgörü göstermek zorunda değiliz! Japon kültür festivaline saldırı gerçekleşti

Ümraniye’de Japon kültürüne yönelik bir festival sırasında yaşanan saldırı, yalnızca bir etkinliğin güvenlik gerekçesiyle yarıda kalmasından ibaret değil. Aynı zamanda kamusal alanda kimin ne yapabileceği, hangi kültürel etkinliklerin kabul edilebilir olduğu ve bir grubun kendi değerlerini başkalarına dayatma hakkının bulunup bulunmadığı konusunda daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor.

Ümraniye’de Japon kültür festivaline saldırı

5 Ekim 2026’da İstanbul Ümraniye’de düzenlenen Konoha Fest‘e haberlerde aktarıldığı üzere, tekbir getiren bir grup tarafından saldırı düzenlendi. Cosplay, anime ve Japon kültürü temalı etkinlikte çoğunluğu çocuklardan oluşan katılımcıların bulunduğu; saldırganların taş, sopa ve biber gazı kullandığı ve etkinliğin yarıda kaldığı bildirildi.

İlk bakışta böyle bir olayı “cehalet” ile açıklamak kolay. İnsanların bilmedikleri, kendilerine yabancı gelen veya alışık olmadıkları kültürel pratiklere karşı tepki göstermeleri sık rastlanan bir durumdur. Cosplay, anime veya Japon popüler kültürüyle daha önce karşılaşmamış birinin bunları tuhaf bulması da mümkündür. Fakat burada açıklama olarak cehalet yeterli değildir.

Çünkü bir şeyi garip bulmakla ona saldırmak arasında çok büyük bir fark vardır.

Bilmemek başka, saldırmak başka

Bir insan cosplay kültürünü bilmiyor olabilir. Anime izlemiyor olabilir. Japon kültürünü sevmiyor olabilir. Hatta bu etkinliklerin kendi değerleriyle uyuşmadığını düşünebilir. Bütün bunlar demokratik bir toplumda mümkündür. Fakat buradan “o halde bu etkinlik yapılmamalı” veya daha ileri giderek “bu etkinliğe katılanlara saldırabiliriz” sonucu çıkarılmamalıdır.

Üstelik burada sıradan bir bireysel tepki değil, belirli bir etkinliğin düzenlendiği yere gidilerek gerçekleştirilen toplu bir saldırıdan söz ediyoruz. Etkinliğin varlığından haberdar olmak, oraya gitmek ve saldırıda kullanılabilecek araçlarla hazırlıklı bulunmak; en azından olayın yalnızca karşılaşılan bir görüntüye verilmiş ani bir tepkiden ibaret olmadığını düşündürüyor. Bu ayrım önemli. Çünkü bir toplumda özgürlüğün sınırlarını tartışırken “hoşuma gitmiyor” ile “engelleme hakkım var” arasındaki mesafeyi korumak zorundayız.

“İstemiyorum” demek yasaklamak için yeterli değildir

Bir etkinliği istememek, onun yasaklanması için tek başına yeterli bir gerekçe olamaz. Bir kişi konserden hoşlanmayabilir. Bir başkası cosplay’i anlamsız bulabilir. Bir başkası dini sebeplerle belirli kıyafetleri veya eğlence biçimlerini uygun görmeyebilir. Bir başkası da tam tersine dini törenlerden, siyasi mitinglerden veya belirli ideolojik toplantılardan hoşlanmayabilir.

Eğer her grubun kendi hoşnutsuzluğunu başkalarının kamusal alandaki varlığını ortadan kaldırmak için yeterli gerekçe kabul edersek geriye ortak bir kamusal alan bırakmayız.

Demokratik toplumun temel mantığı zaten tam burada ortaya çıkar:

Başkalarının özgürlüğünü, yalnızca bizim bundan hoşlanmamamız nedeniyle ortadan kaldırmamalıyız.

Bir etkinlik hukuka aykırıysa, bunun denetimi devletin ve yargının görevidir. Bir etkinliğin içeriğinin suç oluşturduğunu düşünen kişi de hukuk yollarına başvurabilir. Fakat kişilerin kendi başlarına cezalandırma, dağıtma veya saldırma hakkı yoktur.

Hoşgörünün paradoksu

Burada felsefede “hoşgörünün paradoksu” olarak bilinen mesele de önem kazanıyor. Karl Popper, The Open Society and Its Enemies adlı eserinde sınırsız hoşgörünün, hoşgörülü toplumun kendisini ortadan kaldırabilecek bir sorun yaratabileceğine dikkat çekmişti. Basitleştirirsek soru şudur:

Hoşgörülü bir toplum, hoşgörüyü ortadan kaldırmak isteyenlere karşı da sınırsız biçimde hoşgörülü olmak zorunda mıdır?

Bu soru özellikle günümüz için önemli. Çünkü hoşgörü, “her davranışın kabul edilmesi” anlamına gelmez. Bir kişinin farklı düşünmesine hoşgörü göstermek başka şeydir; o kişinin başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırmak için şiddet kullanmasına hoşgörü göstermek başka.

Bir insanın Japon kültüründen hoşlanmamasına saygı gösterebiliriz. Fakat o insanın Japon kültürünü seven insanlara saldırma hakkına saygı göstermek zorunda değiliz. Bir insanın belirli bir konseri ahlaken yanlış bulmasını kabul edebiliriz. Fakat o konserin yapılmasını zor kullanarak engellemesine izin vermek zorunda değiliz.

Hoşgörü, hoşgörüsüzlüğün sınırsızca başkalarının özgürlük alanını işgal etmesine izin vermek değildir.

Mesele yalnızca Ümraniye’deki festival değil

Bu olayın daha geniş bir bağlamı da var. Türkiye’de son dönemde çeşitli konser, festival ve kültürel etkinlikler; dini veya ahlaki gerekçeler öne sürülerek hedef haline getirildi. Bazı etkinlikler protestoların, baskıların veya güvenlik endişelerinin ardından iptal edildi. Geçtiğimiz ay Anyma konserinin iptal edilmesi de bu tartışmanın önemli örneklerinden biri olarak gündeme geldi. Burada birbirinden farklı olayları aynı kefeye koymak gerekmiyor. Her etkinliğin iptal edilme gerekçesi ve her olayın hukuki niteliği ayrı ayrı incelenmeli. Fakat ortak bir eğilim varsa onu da görmek gerekiyor:

İnsanların konserlere gitmesi, festivallere katılması, belirli bir müzik türünü dinlemesi, cosplay yapması veya bir hobiyi sürdürmesi giderek bazı grupların “izin verip vermeyeceği” bir mesele haline geliyorsa sorun yalnızca tek tek etkinliklerden ibaret değildir.

Çünkü burada hedef alınan şey yalnızca belirli bir kültür değil, insanların kendi hayatlarını seçme hakkıdır.

Bugün anime etkinliğine giden gençlerin özgürlüğünü savunmazsak yarın başka bir grubun sevdiği müziğin, kıyafetin, sanatın veya eğlence biçiminin hedef alınması karşısında savunabileceğimiz ortak bir ilke de kalmayabilir.

İnsanları hedef haline getirmek

Meselenin bir başka boyutu da insanların kamuoyu önünde hedef haline getirilmesi. Dini ve milli açıdan toplumda hassas kabul edilen kavramların, kişi ve kurumların veya sembollerin belirli bir grup hakkında öfke yaratmak amacıyla kullanılması ciddi sonuçlar doğurabilir. Özellikle yalnızca eğlenmek, sosyalleşmek veya bir hobisini gerçekleştirmek isteyen gençlerin “ahlaki tehdit”, “toplumsal tehlike” veya benzeri biçimlerde sunulması, onları fiziksel saldırıya açık hale getirebilir. Bu nedenle burada yalnızca fiziksel saldırıyı değil, saldırının toplumsal olarak nasıl mümkün hale getirildiğini de konuşmak gerekiyor.

Bir grup insanı sürekli olarak “öteki”, “ahlaksız”, “topluma zarar veren” veya “tehdit” olarak sunmak, sonunda bazı insanların o gruba karşı uygulayacağı şiddeti meşrulaştırabilecek bir atmosfer yaratabilir.

Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesinde düzenlenen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçu da tam bu noktada hukuki açıdan gündeme gelebilecek hükümlerden biridir. Ancak bir paylaşımın veya açıklamanın bu suçu oluşturup oluşturmadığı, kullanılan ifadeler, bağlam, hedef alınan grup ve kamu güvenliği açısından ortaya çıkan somut tehlike gibi unsurlar değerlendirilerek belirlenmelidir. Dolayısıyla burada yapılması gereken, hukuki değerlendirmeyi sosyal medya öfkesine bırakmak değil; somut eylemleri ve sorumluları hukuk çerçevesinde soruşturmaktır.

Özgürlük yalnızca bizim sevdiğimiz şeyler için değildir

Çoğulcu bir toplumun en zor tarafı budur. Kendi sevdiğimiz şeylerin özgürce yapılmasına izin verilmesi kolaydır. Asıl sınav, sevmediğimiz şeylerin de hukuka uygun olduğu sürece yapılabilmesini savunabilmektir.

Bir insanın kendi değerlerine aykırı bulduğu bir etkinliği protesto etme hakkı olabilir. Ama protesto ile saldırı arasında çok net bir sınır vardır. Eleştiri ile tehdit arasında. İtiraz ile zor kullanma arasında. İfade özgürlüğü ile başkasının özgürlüğünü ortadan kaldırma girişimi arasında… Bu sınırları ortadan kaldırdığımızda, toplumda en güçlü veya en örgütlü grubun diğer herkes için neyin kabul edilebilir olduğuna karar verdiği bir düzen ortaya çıkar. Oysa özgür bir toplumun mantığı bunun tersi olmalıdır.

Kimse başkasının hayat tarzına izin vermek zorunda değildir. Ama herkes başkasının özgürlük alanına saygı göstermek zorundadır.

Ve bu karşılıklı saygı ortadan kalktığında hoşgörünün sınırları da yeniden düşünülmelidir.

Kaynakça:

Visited 32 times, 1 visit(s) today

✨ KadınKöy Yazılarını Kaçırmayın!

Bu yazıyı beğendiyseniz, yeni yayımlanacak içeriklerimizden anında haberdar olmak için e-bültenimize katılın.

↑
Close
E-Bülten

KadınKöy Dünyasına Katılın 🌸

En güncel yazılarımız, ilham verici içeriklerimiz ve özel bültenlerimiz doğrudan e-posta kutunuza gelsin.